"Hiçbir şey Hayat Kadar Şaşırtıcı Olamaz. Yazı Hariç!"


18 Haziran 2012 Pazartesi

Ortam Çocuğu Kamil Vol. 1

ortam çocuğu kamil adananın ortalama orta direk ailelerinden birinin oğludur. liseyi ortalama puanla girilen anadolu liselerinden birinde okuyup da ortalama puanla girilen bir üniversiteye gitmesiyle ket vurduğu bütün hayallerinin yolu açılmıştır artık. üniversite bu demek değilse ne demektir. gittiği  şehir istanbuldur ortalama çocuk kamilin. bavulunu doldurup devletinin bütün ortalama türk çocuklarına sağladığı savaş şartlarından kalma devlet yurduna yerleşir. artık onun da bu şehirde kafasını sokacak bir odası, ruhunu barındıracağı bir gökkubbesi zehirli sokaklarında fink atacağı bir şehri tinercilerine iğrenerek bakıp caddelerinde ortalama eylemlere katılacağı über bir kenti olmuştur. üstelik boğaz köprüsünü geçerken "istanbul beni yenemeyeceksin ben seni yeneceğim" deme çiğliğinde bulunmamıştır. üstelik kamil üniversite birinci sınıfta saçını uzatacak ve askere giderken saçlarını kazıtacaktır. saçlar sınıfsal belleğin en önemli yapıtaşlarıdır.


kamil elinde çekçekli bavuluyla esenler otogarından bu koca şehre iner inmez anlar memleket sözcüğünün hangi imbiklerden damlayarak süzüldüğünü.böğrünün en orta yerine gelir oturur yumruk gibi bir boşluk. siktir çeker kamil boşluğa. 5 sene önce bitti Ortam Çocuğu Kamilin hikayesi. ama ben önsevişmeyi fazla uzatıp da zaten 44 tane olan hikayelerime bakma potansiyeli taşıyan izleyici sayımı daha da aşağılara çekmek istemem. hem zaten adanadan kopup da istanbula üniversite okumaya gelen ortalama bir gencin hayatını kim merak eder? nerde bu hikayedeki sürükleyici kısım? marjinal fayda? reaileteden kopuş? kafkaesk yan? kamilin hikayesi Lider Adana Seyahatten aldığı 38 numaralı cam kenarı koltukla başladı, ve 37 numaralı koridor koltukla bitti. bitmiş bir hikayenin gök yüzünde dolanan ses kalıntılarıyla oluşmuş bi hikaye bu. kim bir ses dalgasından daha mukavim olabilir ki?

part 1 kamilin Lider Adana Otobüsüyle Adanadan İstanbula Yolculuğu

ortam çocuğu kamil  lider adana yazıhanesine gelir, kendinden emin. okumadığı kitaplarda ve izlemediği filmlerde geçen bütün öğretileri aşağı yukarı taşımaktadır ortam çocuğu kamil, ziyadesiyle yalnız. "pazar akşamı istanbula otobüsünüz var mı?" der. bu anda bütün adana gözlerini yummuş kamilin şehirden gidişine slow müzikle eşlik etmektedir. ortam çocuğu kamil yalnız olmasına yalnızdır, içli olmasına içlidir, en ahmet kaya şarkıdan bile daha ahmet kaya kıvamındadır lakin bütün bunlara rağmen özgüveni tavan yapmış durumdadır, esrik ve hüzünlü. "7de var 10da var 11de var" der ve soru işaretleriyle dolu lensli gözlerini ve kirli beyaz gömleğinin açık düğmelerini fırlatır kamilceğize. kamilceğiz de seçim yapman zamanının geldiğinin idrakiyle ve hasiktir işte geldik gidiyoruzun hüznüyle " 7 olsun bari" der ve ekler:" ben zaten hep 7 otobüsüyle yolculuk ederim"  bu gereksiz eklentiyi neden yaptığını düşünüp kendi kendine fransızca küfreder kamil. üstelik kamil fransızca bilmemektedir.  

adana otobüsüne biner kamil... 
maskeli beşler, işçi güruhu, ağlayan çocuklar, memleketinden uzaklaşıp kaybolma hissi, michel foucault, funtoro, ülker dankek, ekstra şekerli çay, bolu dağı, izmit ve istanbul... çok sikimsonik bir son oldu yine farkındayım ama biraz daha zaman bulursam gelip bu kelimeleri ihtiva eden bişeyler karalayacağım... değerli dostum kamilden son bir cümle ile bitirsek daha nays olacak sanırım...

"bize çocukluğu öğretip büyümemizi beklemek ahmaklık değilse nedir?"


6 Haziran 2012 Çarşamba

serseri prometheus

insan vücudunun %72.8i sudur. dünyanın yaklaşık %75i sudur. karpuzun yaklaşık %90ı sudur. sularla çevrilmiş bir varoluşun kaynağında içinde yanan bir ateşle dolaşmak lanetin ta kendisidir. ben lanetlenmiş çocuk, fikret olağanus. ismime bakıp da 45 yaşlarında olduğum düşünülebilir. ben 15 yaşındayım. soyadım aileme yapılmış bir şakanın ürünü, apayrı bir hikayeye sapladım soyadımı. yazlıkçılarının bile pek uğramadığı yazlık beldemizde ayağımı iskelenin ucundan denizin suyuna sarkıtıyordum. termos bardağımda kumsala gelmeden önce doldurduğum çayım, kalemim, defterim, kitabım... ne kadar entel tatil argümanı varsa ellerimin altında bulunsun da neme lazım belki almancı turist kızlardan birkaçı gelir de "aaa ne kadar entellektüel bir çocuk bu, şenay baksana şu junge'ye" şeklinde beni keserler ve bana yalnızlığımın kapılarını kırma fırsatı sunarlar. o kadar yalnızım yani. üstelik bunun farkındayım. hep söylerim "yalnızlık en çok farkedeni üzer" hani kanserin ilk teşhis edildiğindeki ruh hali gibi. öncesinde de yaşıyorsundur, gülüyorsundur, fakat herşey yarım kalır bir anda. dedim ya dünyanın %75i sudur.

iç deniz olması sebebiyle koca koca gemilerin geçmediği şirin beldemizden sadece ufak balıkçı gemileri geçer. sahil kasabalarını bizim insanımıza öyle bilgelik yüklü tanıttılar ki kimse bu yüzden gençken gelmek istemiyor. benim aileme dedemden kalan tek mülk bu yazlık olduğu, satacak pahaya henüz ulaşmadığı ve üstelik gidecek başka bir yazlığımız olmadığı için yazları burada yalnız kalıyorum. kışları da istanbulda. çok fazla değişen bir durum yok yani. "benim yalnızlığım insanlarla dolu" değil, üstelik öyle şekilli cümleler kurabilecek bilgeliğe ulaşabileceğimi de sanmıyorum. dedim ya. ben 15 yaşındayım, 15 yaşında bir çocuk ne kadar çok yaşamışsa o kadar çok yalnızım.

"insanlar neden bu kadar zalim?" diyemeyecek kadar kirlenmiş biriyim. dedim ya 15 yaşındayım ve evet 15 yaşındaki bir çocuk ne kadar kirlenebilirse o kadar çok yalnızım. belki de hiç temiz biri olmamışımdır. annem anlatır ilkokula giderken beni dişçiye götürmüşler. dişçi kerpetenini ağzımın içine sokup da çocukluğumu ağzımdan çekip çıkarmış. "senin amına koyarım şerefsiz" demişim adama. annem hemen basmış tabii tokadı ağzıma. bizim memlekette doğru söylersen yersin tokadı. lise 2 ye geçtim. 10. sınıf. istanbuldaki bütün devlet okullarında olduğu gibi benimkinde de kızlar ve erkekler çoktan ilk cinsel deneyimlerini tattılar. ben de tattım, internetten. allahtan internet var.

ayaklarımı salındırmışım, ilerde birkaç çocuk ve birkaç anne denize giriyor, güneş batıp batmamak konusunda kararsız. sanki sessiz bir filmin içerisinde "iskeledeki çocuk" olarak figüranlık yapıyorum. zaman akıyor.

sahilde yalnız bir çocuk, yalnız çocuklar kadar yalnız
Çocuğun üstünde yırtık bir tişört, bütün yırtık tişörtler candır
ismimin baş harfini kazıyorum iskeleye, verdana 12, üstelik de italik.
denizden bir balık uçup düşüyor kollarıma, papazın gülümsemesi gibidir her iskele
ellerimin arasında sanki yıldızlar, sanki yıldızlar top oynuyor
masal bu ya, sen çıkıp geliyorsun, bakışın annemden izler taşıyor.
sen düşüp gidiyorsun ve sanki bütün yıldızlar birden seni hatırlatıyor
ellerimin arasında küçük bir çocuk
ve sanki her çocuk biraz daha yalnız
ben çıkıp sana mitolojiden bahsediyorum,
ellerimde yıldız tozları, tanrılar ve bir satir
ne çok acı var şu yeryüzünde, ki mutsuzluk hep geometrik artıyor.
ismimi bağışlıyorum bir deveye, deve dile gelip hıçkırarak ölüyor
bir bulut uzaklardan selam verip ağlıyor, annemse hep parasızlıktan yakınıyor
korkma ben varım diyor bir martı, sessiz düşlerimden uyandırıp
dusduru bir dağ gölü gibi parlıyor ay gökte
korkarım ellerimin arasında bir gökkuşağı tutuyorum, korkarak.
üstelik nedense herkes biraz biraz daha yalnız.
post-modern dalkavukluktur aslına bakarsanız şiir, herkes bilir.
üstelik  nedensellik diye de bir ilke vardır.
her şair saçmasapan bir şarkının geçmiş söz yazarıdır
sahilde yırtık tişörtlü bir çocuk oturuyor, yapayalnız.

bu şiiri yazdım. defterimin bütün sayfaları ortaokuldan kalma beğenmediğim karalamalarla dolu. üstelik bir gitarım bile var, hafiften müzisyenim. bütün şiirlerimi yakmadan önce max brod gibi bir dost edinmeyi ne çok isterim. paramparça olmuş, akışkanlıktan uzak, durağan, yalın, yapayalnız bir hayattır yaşadığım, ve malesef, ne kadar çok yaşadıysam o kadar çok yalnızım. 

bi kuş sesi duydum. bir martı. gagasından bir şey düştü iskeleye. ayağa kalkıp yürüdüm.  ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en iskele yolunu. sanki o anda birilerinin facebook cover fotosu olmuşum gibi bi his kapladı içimi. banksy sendromu. baktım katlanmış bir kağıt, kağıdı açtım. içerisinde şu cümle yazıyor:

"aBoNem oL BeN EhkLeRiM"

1 Mayıs 2012 Salı

Baktım bir kaplumbağa suya uzanamıyordu/Suyu biraz öne çektim


sometimes... 

karanlığın içinde gözlerini kısarak ve metrelerce ötedeki sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı kaldırımda sendeleyerek ilerlemekteydi.. ıslıkla "la vie en rose" çalmayı bırakıp, sarhoşken yapılabilecek en hoş şey ıslık çalmaktır diye söylendi.  sonra hemen şarıyı değiştirdi, ıslıkla türkçe birşeyler çalmak istemişti: ve "benim için üzülme"  ıslık konçertosuna başladı, bergen söylüyordu. sokağın karanlık kısmından aydınlık kısmına doğru yaklaşırken içindeki karanlığın genişlemeye başladığını hissetti. çünkü yalnızlığı artık içindeki prometeusu öldürmüş ve ciğerlerini paramparça etmişti. sırtından soğuk terlerin boşalmaya başladığını farkettiğindeyse gerisin geri dönüp sokağın karanlık kısmında yaşayan bir hamamböceğine dönüşmek istedi. "yalnız yaşayan her adam evine dönerken bunları hisseder mi?". kendi kendine sapladığı sorular arasında en afilisi buydu şüphesiz. odasına çekilip karanlık odasının  karanlık masasında asla bitiremeyeceği kitaplara başlamak, asla izlemeyeceği belgesellerle dolu kanalları açıp sürekli şekilde dolup boşalan çay bardağının masada bıraktığı yapışkan spermsiliği ıslak mendille silmeye çalışmak ve tabii ki otuzbir. hala cd satıcısına yaklaşıp sesini kısarak "hocam yeni film düştü mü bu ara?" şeklinde sorular soran ve utanarak ama yeni filmi almış olmanın da gururuyla elleri ceplerinde ve olmazsa olmaz ıslığıyla evinin yolunu tutup tuvalet kağıdının sıcaklığına sığınan başka bir adam daha yoktu.  "yeni film düştü mü?". kuşkusuz burdaki düşmek kelimesi filmin türüyle ilgili kısık sesi destekler niteliktedir. O bu evrene daha önceki yüzyıllarda gönderilmesi gereken fakat takvim hatasından ötürü rötarlı olarak intikal eden bir dervişti, yapayalnız ve huysuz ve kızıl saçlı bir derviş.

gecenin karanlığında sokağın sonuna yaklaştıkça 35 yıl içinde bütün yaşadıkları bir kurşun gibi geçti kulaklarının dibinden, iniltiler çıkararak. takım elbisesinin gravatı gevşemiş (bilerek gravat yazdım sevgili okuyan, böylesi daha bi musiki sanki) kundurası ayağını hafif vuruyor, gözleri kısık, göğsü savaşta esir düşmüş bir askerinki gibi içbükey, ayakları... ayaklarına hiç girmesek daha iyi zira orası apayrı bir hicaz peşrevi... kaldırım kenarındaki evlerıin duvarlarına yaslanarak, yeri geldiğinde bodrum katındaki camların şebekelerine vurup yeri geldiğinde duvarın bitip apartman kapısının başladığı yerdeki boşluğa yuvarlanarak yürüyordu. yürümek denirse buna. sonunda varacağı adres her akşamdan farklıydı. zira apartman kapısından çıkıp da odasının penceresine huzmeler gönderen osokak lambasına doğru yürümeye başlamasının üzerinden yüz yıl geçmişti Ona göre. sabahın altısında uyanıp yeni bir takım elbise giymeyecekti , çalıştığı uluslararası şirkette uluslararası yalandan gülücükler fırlatıp uluslararası gülücükleri göğsüyle yumuşatıp ayağının dışıyla vurmayacaktı bu kez christiano ronaldo. hayat bu demek değilse siktirsin gitsindi. zaten hepimiz ganj nehrinde yanan birer mum olup küllerimiz savrulana değin varolacaksak bu çırpınış nedendi. bu çırpınışta en başından teslim olup savaşta savaşmayarak savaşını vermekteydi. üstelik kimsenin ruhu duymuyordu. ruh zaten duyan br varlık mıdır? değildir. o kendi mumunu bir reçel kavanozuna sakladığı lsd kutusunda buldu karanlık sokağın aydınlık tarafına ulaşıp bileğindeki Rolex'i nazikçe çıkardı, saati avucunun içinde sertçe kavradı ve sokak lambasına olağanca gücüyle fırlatıp her yeri karanlığa gömdükten sonra söndürdü mumunu. artık her yer karanlıktı. Rolexle sokak lambası patlatan tek insandı, guinness rekorlar kitabının sikindirik sayfalarından birinde kendine yer bulmuştu sonunda. son cümlesini söylemeden düşmeyeceğini bilen bütün muzaffer komutanlar gibi son sözlerini karanlığın içine savurdu:

"panta rhei"

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kaçak Çay Candır feat. Tom Waits


Evet, şuna kesinlikle karar verdim ki sessizlik bir kitap adı olmayacak kadar çaresiz bir kelimedir. Paylaşılamaz. Geçen gün yine bu şehrin sessiz ve kaldırımsız sokaklarında turlarken karşıma çıkan bir kedi öylesine hüzünlendirdi beni. Anlatamam. Neşeli bir tufanın şu an dünyanın bir yerlerini kana buladığını bilmeme rağmen. Nasıl anlatılır böylesine bir yalnızlık? Bütün kelimelerim bi süreliğine terk etti beni. Şimdi yine yaz gelecek, yine çok sosyal arkadaşlar başka çok sosyal arkadaşlarıyla birlikte çekildikleri aşırı güzel fotoğraflarını sosyal medyada gözümüze gözümüze sokacaklar, sosyal fobik ben yine bu fotoğrafları eleştirip evde Amerikan dizileri izleyeceğim, adaletini sikeyim dünya!

Sözlerini de yazayım da tam olsun.!
lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me

come closer don't be shy
stand beneath a rainy sky
the moon is over the rise
think of me as the train goes by
clear the thistles and brambles
whistle didn't he ramble
now there's a bubble of me
and it's floating in thee
stand in the shade of me
things are now made of me
the weather vane will say
it smells like rain today
god took the stars and he
tossed 'em can't tell
the birds from the blossoms
you'll never be free of me
he'll make  tree from me
don't say goodbye to me
dscribe the sky to me
and if the sky falls mark
my words - we'll catch mucking birds

lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me

7 Şubat 2012 Salı

Björk’le Rakı İçemezsin

Apartman kapısını kapayıp da sokağa adımımı atar atmaz fark ettim mp3 çalarımın yanımda olmadığını ve bir tiren geçti çok uzak bir şehrin karlı raylarının üzerinden. “hassittir lan şimdi nasıl geçecek bu yürüyüş, müziksiz ben ne yaparım olum” demedim. Çünkü bence insan zihni çağrışımlara göre çalışmaktadır ve çağrışımlar çoğu zaman bir cümle değil de birer kelimelik ya da fotoğraflık flaşbeklerdir. Whatever, her zaman yaptığımı yaptım ve kendimi kandırmaya devam ettim. Çünkü kendini kandırmak başkalarını kandırmaktan çok daha kolaydır. “nasılsa bir saat yürüyüp geleceğim be, nolmuş yani ben de bugün sokakların müziğine kulak veririm, hem hayat zaten ne güzel vapurlar falan.” Oysa sokaktaki insan seslerinin zihnimi tırmalamasından nefret ederim. Yola çıktım. Çapanın dar sokaklarından kocamustafapaşa sahiline kadar olan uzun ve kıvrak yolun başındaydım henüz, kendi cumhuriyetimin caddelerine heykeller dikiyordum.  

Bizantinin ortasında her yanım tarihi eser kalıntılarıyla falan doluyken ben sokaklarda esrik esrik gezmekle ve karşımdan geçen kızlara kaçamak bakışlar saplamakla meşguldüm. Bu yaptığımın adı düpedüz bakış saplamaktı zira hiçbir insan evladı umutsuzca bakışlara maruz kalmak istemez, hele ki koca mustafapaşadaki paris Hiltonlar bunu hiç mi hiç arzulamazlar. Üstümde yırtık Rolling Stones tişörtüm ayağımda parmak arası terliklerim ve zihnimde kapkaranlık düşünceler, bu gece tüm samatyayı alev alev yakabilirdim. (bu süslü cümlede gerçeklik payı olmakla birlikte tamamen yalandan ibarettir). Yürüdüm. Sokakların uzun uzadıya kurduğu cümleleri dinledim, yüz yıllık ağaçların cami avlularından çıkardıkları kollarına takılıp başımdan yere düştü berem, berem kirlendi, küfredip onu orda bıraktım, fakat ben yılmadım. Yürüdüm. Çünkü yürümek başka şansı olmayanlar için bir sığınaktır ve sığınaklara yalnızca başka şansı olmadığı zaman girer insan. Sığınır. Kocamustafapaşanın taksim otobüsü bekleyen pembeler elbiseli ugg botlu pembe i-phone’lu sarı saçlı paris Hiltonlarına içimden sevgi gösterilerinde bulundum, dışımdansa hiç bişey yapmadım. Çünkü içine kapanık insanlar böyle yaparlar. İçedönük insanlar dünyanın en çok düşünen ve en az konuşan insanlarıdır. Bütün insanların eksikliğini görebiliyorum, bütün insanların nelere açlık duyup neleri kendilerininmiş gibi gösterdiklerini. Nelerin üstesinden gelememelerine rağmen geliyormuş gibi yaptıklarını. Bu bir lanetti ve ben bu laneti çocukluğumdan beri pantolonumun cebinde taşımaktaydım. 

Samatyanın dar sokaklarından geçerken “samatya meydanına da bir uğrayayım da kulağıma şöyle iki rekat musiki değsin” deyip direksiyonu meydana doğru kırdım. Yalnızlığın en zalimce hissedildiği yerdir rakı sofraları ve samatyada yalnızlar geçidi olur kışa dönük ilkbahar gecelerinde. Aslında herkes bilmez ama en çok sonbaharda ayılır sevgililer ve en çok sonbaharda kaybolur eski hediyeler. Uzaktan kulağıma inleyen nağmelere benzeyen bir müzik çalınmasıyla yavaştan ritmimi bu müziğe göre ayarladım. Çünkü sadece yalnız yürüyenler bilir müziğin sadece müzik demek olmadığını. Yürüyordum ve ben yürüdükçe meydandaki meyhanenin dışına taşan masasındaki takım elbiseli abilerinin ve kısa etekli plaza kızlarının şarkıya eşlik ettiklerini fark ettim. Mutsuz oldum. Mutlu olacak değildim ya. “Bunlar türk sanat müziğinin de amına koyup popüler kültür reçeline karıştırıp ekmeklerine sürecekler” dedim kendi kendime. “ bi zeki mürenle rakı içme zevkimiz vardı ama o da gitti”. Gibi sekülerist teyzelerin kedi besleme genellemesine benzer bir genelleme yaptım, modernitenin ekmeğine yağ sürdüğümü bilmiyordum üstelik. Bilsem hiç öyle eşeklik yapar mıydım? Yapardım.  Benim istencim meydandaki merdivenlerden yukarı çıkıp evime geri dönmek ve müzeyyen senarcımı playlistime ekleyip rakımın tadını çıkarmaktı. Fakat masaların yanından geçerken bir anda çalan şarkının türk sanat müziği olmadığını fark etmemle birlikte bir şaşırma gelip yerleşti midemdeki boşluğa. Üstelik bu şarkının türk sanat müziğiyle uzaktan yakından ilgisi dahi yoktu. Dışardaki plaza adult’ları şarkıya eşlik etmeye devam ederken ben zihnimin kaldırımlarını yoklayıp bu iğrenç şarkının kime ait olduğunu hatırlamaya çalıştım ve hatırladım. İğrenç deyişim şarkının iğrençliğinden değil de daha çok masadaki efe yaş üzüm rakısına yapılan hakaretamiz yaklaşımdan kaynaklanmaktaydı. “biyörk lan bu!” diye bağırdığımı hatırlıyorum bir tek. Uyandığımda insanların çığlık çığlığa koşuştuğu bir adada bir köpeğe dönüşmüş olarak buldum kendimi. 

“Bu durumda neler yapabilirim acaba?” diye düşündüm ve aynı salise içerisinde zihnimde tornadolar oluşmaya başladı. Aslında çok fazla seçeneğim yoktu: gidip masadakilerin rakısını çalabilir ve kaçarken arkamı dönüp “o çalıştığınız plazalar var ya? Ahahaha” diyebilirdim yahut “siz ne cüretle biyörk’le rakı içersiniz! Ahmaklar sürüsü!” şeklinde diklenebilirdim en olmadı mekân sahibinin yanına gidip hiç utanmıyorlar mı yahut ne kadar utanıyorlar onu sorabilirdim. Her zamanki gibi en mantıklı olanı yaptım ve masadan rakıyı alıp kaçtım.  Kaçmadım tabii ki çünkü bu hikâye bu kadar ani bir sonu hak etmiyordu. Önce şöyle uzaklara bakıyormuş gibi bi hava verdim kendime(evet kendi kendime hava verebilen bi adamım belki, sanane), uzaktan bakanlar ciddi ciddi şeylerle iştigal ettiğimi düşünebilirlerdi. Ardından vicky the viking’in bişeyler düşünürken yaptığı burnunu sağdan soldan kaşıma hareketini yaptım ve parmağımı şıklattım. Ben bunları yaparken bütün samatya meydanının beni izlediğini düşünüyordum fakat samatya meydanının sikinde bile değildi benim yalnız ve güzel parodim. Ardından rakıyı masadan alıp kaçtım. 

Çünkü bu boktan hikâyeye ancak böylesine kısaltılmış boktan bir son yakışırdı, çünkü bütün hikâyelerde yaratılan masalsı ütopyalar sadece gerçeklerden korkan benim gibi küçük adamların morfeus’un elinden aldıkları mavi haptan başkası değildi. Çünkü gerçeklerle baş etmek yürek ister.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yaralı Parantez

Sabah uyandı. bu sabahın her sabahtan ne farkı var diye düşündü, yüzünü yıkadı yalandan, aynada kendine baktı yalandan, dişlerini fırçaladı yalandan... salona döndü. bütün rafları toz içinde kalmış kitaplığından rastgele bir kitap seçti, ve rastgele bir sayfasını açtı. yıllardır kendi kendine oynadığı bir oyundu bu. her sabah rastgele bir kitap seçip rastgele bir cümlesini açıp uyuyakalıncaya kadar bu cümleyi düşünmek. yalnızlık bu demek değilse ne demekti. hem herkesin kendine oynadığı oyunlar farklı değil miydi? bazıları işe gidiyor, bazıları alışveriş yapıyor, bazıları da rastgele kitap seçiyordu. "Başka hiçbir şeyi beceremeyenler için deniz her zaman son şans olmuştu." artık gün boyu düşüneceği paslı cümlesini seçmişti. çok değişik cümlelerin de denk gelmişliği vardı elbet. hangi saçma sapan cümleleri seçmemişti ki şimdiye kadar. geçmişte okuduğu şimdiyse kaderin ve zihninin arka bahçelerinden önüne serilen cümlelerin esrarını çözmeye çalışmak olsa olsa gri bir gökyüzünde yağmurun sicim gibi gökten inmeye başlamadan önceki haliydi. odasının duvarında tek bir fotoğraf asılıydı. kafka'nın gri fotoğrafı. hayat gri renklerle dolu bir saçmalıktı. hepsi bu.






her yalnızlığın kendine açtığı yeni parantezler vardır, bu parantezleri kapatabilirsen yalnız değilsindir, peki ya o parantezi kapatamayanlar...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Haddimi aşarak Güneşin Oğlu Filmine Post-Modern Ekleme


Efendim Öncelikle onur Ünlü’ye ve Ah Muhsin Ünlü’ye ruh dünyamı aydınlatan birer fener olduklarından ötürü ayrı ayrı teşekkür ediyorum. (estağfurullah dediklerini de görür gibi oluyorum) ikisini de afili filintalardan takip ediyor onur ünlünün film ve dizilerini izliyor ah muhsin ünlü’yü  ise severek-hissederek okuyorum. Aslında ah muhsin ünlüyü daha bi farklı sevdiğimi söylemek istiyorum ve onun da feysbuk status çılgınlığı kurbanı olmasını asla istemiyorum. Umarım olmaz .amin.


Onur ünlü’nün nesimi yetiğin afili filintalardaki bir yazısına(cebecide talebeler) kendi üslubune ekleyip sonunu daha da güzelleştirdiğini biliyor olmam beni bu hadsiz aksiyonun içine soktu. Umarım aslını çok da bok etmeden ve azıcık da olsa güzelleştirerek “post-modern” bir tepkiyle yazacağım bu yazı mazur görülür.

Güneşin oğlu ve polis filmi bir çok bakımdan sonrakinin öncekine göndermeleriyle dolu. (sonraki:güneşin oğlu, önceki:polis) bu göndermelerin en büyüğüyse polis filmi sonuyla güneşin oğlu’nun sonunun hemen hemen aynı  olması. İkisinde de özgü namal gidiyor ve haluk bilginer kalıyor, ikisinde haluk bilginer o ünlü “seni seviyorum de! , seniseviyorum, yalan söylüyorsun!”  replikleri sıralıyor falan filan.



Güneşin oğlunu izledikten sonra aklıma geldi acaba dedim hani bu  profesörün odasında kiralık katille(içine fikri bey kaçmış kurban bey)  haluk bilginer(içine profesör kaçmış şair alper canan) konuşurlarken haluk bilginer olayları katile açıklayıp 1950 yılından bu yana belki de başka insanların ruharının yerine geçtiklerini söylese bunu üzerine de katil dönüp profesöre şöyle dese:


“hocam düşünsenize belki de siz bundan önce girdiğiniz bedende bir polistiniz ve belki de ruhsal benliğiniz sürekli sizi belirli bir döngüde tutuyor? Aşk dediğimiz şey de sürekli aynı şeyleri yaşayıp farklı sonuçların doğmasını beklemek değil midir? Öyleyse belki de bu amınakodumun şeylerinin bize olmasının sebebi sikik bir polisin salak bir kıza aşkdır? Belki de biz hiç var olmadık ama kendi varlığımızı düşünüp mutlu oluyoruz?”


Ardından(ulan bu ardından kelimesi de içerisinde hep bir aristokrasi barındırırmış gibi hissederim nedense), profesör(dışı haluk bilginer içi profesör olan) de sakallarını kaşıyıp uzaktaki bir karıncayı izliyormuşcasına dikkatli bakarken birden kendisine gelip:


“bu amına kodumun cümbüşünde hep aynı  saçmalığı yaşayıp duruyoruz aslında, düşünsenize fikri bey, herkes farklı düşlerin peşinde koşup denizleri aşıyor, aslında varolmayan ülkelere ulaşıyor ve sonunda bir bakıyorlar ki aslında ilk başladıkları yerdeler”


“dünya yuvalak ya ondandır”
 
“bi siktir git yahu ben de oturmuş seninle felsefe yapıyorum, akşama kadar bu işi çözemezsek mısırdaki sikik mumyaların içinde sıkışıp kalacağız, artık piramitlerin içinde beklersin bir dahaki güneş tutulmasını”


“il faut cultiver notre jardin”


Bence güneşin oğlunun içerisinde böyle bir diyalog olmasa bile en azından polis filmine varoluşsal bir gönderme yapılabilinebilinirdi.(bu kelimeyi de türkçeye kattığıma göre artık ben  türkdil kurumundaki kürsüme geri döneyim. Hoşçakalın anacım, özleyin beni olur mu?)


Güneşin Oğlu -  Aslan senin Ecdadını Bızıklar &...   Vaycanina

1 Temmuz 2011 Cuma

İKİ -Rakamla 2 -

Yazarlar ikiye ayrılır: sarhoşken yazanlar ve ayıkken yazanlar. 

Şairler ikiye ayrılır: sarhoşken yazanlar ve ayıkken yazanlar.


Umutlar ikiye ayrılır: sarhoşken varolanlar ve ayıkken yok olanlar.


Her mevsimin yavaş yavaş gelmesi gibi ruhum şu anda. Biramdan bir yudum alıp, bir yudum yazıyorum. Bukowski gibi fuck muck yazmayacağım elbette. Sadece blogu blogmuşçasına kullanıyor olmanın haklı kıvancı içerisindeyim. Üstelik sarhoşken yazan bütün yazarlar gibi şekle önem vererek.

Köydeyken herşey ne kadar da güzeldi, arkadaşlarla ninjacılık oynayıp en iyi ihtimalle yalnızlığımızın tadını çıkarırdık. Köydeyken herkes biraz daha fazla yalnızdır. Bu aforizmayı bi kenara yazın, ilerde yazacğım bi kitabımda okyabilirsinz. Hatta kimbilir belki de internette  “yazar bu cümlesiyle tiffany’de kahvaltı filmine gönderme yapmaktadır” falan diye yorumlar okursunuz. Halbuki tiffanide kahvaltı  sikimde bile değil şu an. Saat gecenin 3ü, biram bitti, mutfağa gidip bira almam gerek. Üstelik buradan kalkıp mutfağa gidecek güücüm bile yok. Lanet olsun. Sik falan dedim, bukowskiye gönderme yaptım. Dünyanın en entellektüel sinema izleyicileri olan türkler bunu da anlamışlardır kuşkusuz. Sinema mı dedim? Türkler her konuda mahirdir bebişim, bir tek sinemayla sınırlandırmamak lazım.

Bi biraalıp geliyorum...gerçi bu andan sonra yüz yıl sürer benim bir bira almam. Neyse siktir et. Ulan yine bukowski. Hay bin bukowski!


“You know what?” diye başlayan cümleler kurmayı ne kadar çok isterdimbilemezsiniz. Şimdi çapadaki apartman dairemde, her şeyden uzak, yapayalın bir uzaklık içerisinde... o kadar yalnızım ki... buzdolabımız abdülhamit döneminden kalma, “such an asshole” dedi az önce şarkıcı, “modest mouse” çalıyordu. Yeter bu kadar bukowskiden geçinmek, selam  çaktım sana banadolu, franz kafka...

“Her seferinde biraz daha acıtıyor gidişin” dedim.

“acımasın ama, nasılsa bir gün geleceğim ve hiç gitmeyeceğim” dedi.

“türkçeyi çok güzel kullanıyorsun, yabancı olma kurban olayım” dedim.

“yabancı insanın kendisidir, herkes kendi ruhunu keşfedince kopacak kıyamet” dedi.

“Saatler öyle yavaş geçiyor ki, bir kelebek kanat çırpıyor sanki yavaş çekimde” 

Hiçkimse bir derdi olmadan yazı yazmamıştır. Yazmak, anlatacak birşeyleri olmak demektir. (vay mına koyayım halil cibran gibi adamım lan, her öyled,ğ,m neredeyse aforizma.) okadar karışık bir playlist’e sahibim ki bana media player bile şaşırıyor. Sanırım media playerın çaldığı en komplike shufle list’e sahibim. Sanırım mark zuckerbergten bir plaketi hak ettim. Yok lan o velet başkaydı, ben bll gates’le karıştırdım opezevengi. Gerçi hepsi aynı bokun laciverdi.

“biliyor musun çocuk senin ruhunun en derinindeki köşelerine kadar seviyorum ben seni?”  dedim kendi içimde, “her kalp atışında sana biraz daha yaklaşıyorum, sen farkında değilsin, hepsi bu!”. Dedim içimden.

“karpuz yiyeeğiz şimdi, beniçağırıyorlar, gitmeliyim, ı gotta go” dedi. 

İnsanlar ikiye ayrılırlar, 

bir: seni seviyorum diyince suni bir şekilde sizi “reanswer” edenler.

İki: seni seviyorum diyince, konuyu değiştirip sizi en derinden, daha derinden, daha da derinden sevenler.
Gecenin kaçında bilmem kaçıncı biramı yudumlarken, şunu rahatlıkla söyleyebilirim:”sarhoşken de seni özlüyorum, ayıkken de...”

Not: bu benim ilk ve son blogumu blog olarak kullandığım yazımdır, bundan böyle yine kendim için büyük insanlık için küçük hikayelerle karşınızda olacağım. Öptüm bebişim. Kib. Bye. 

Not2: yazdığım notla bile gönderme yapabiliyorum ve bilmemkaçıncı biradan sonra kafam hala  böyle  zehir gibi ya-beyin bedava- kemdimi kçımdan öpüyor ve tebrik ediyorum. Haleluyah mustafa.


“yaşamak kendi başına bir değer yargısıdır.”


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...