"Hiçbir şey Hayat Kadar Şaşırtıcı Olamaz. Yazı Hariç!"


21 Haziran 2017 Çarşamba

Arayan Gözlerim


Sabah 5te sönüyormuş mesela sokak lambaları, biliyor muydun lili? 

sokağının başında tüneyip belki balkona çıkar diye bekliyordum, ışıklar birden sönünce anladım sabah olduğunu. gayri ihtiyari saatime baktım, sabah tam 5ti saat. biliyor musun o anda en çok da sokak lambalarını düşündüm. ne çok lamba var. şu güzelliğe bak lili, yemin ediyorum hayat bize iltimas geçiyor. sokak lambalarının olmadığı sokak köşesinde beklerken sokak lambaları birden sönüverince anlıyor insan aslında orda olduğunu. kim bilir balkon karanlığına bakarken aslında nerelerdeydim lili. sokak lambaları birden yanınca anlamıştı ya hani üstad kaldırımlarda yağmur kokusu eşliğinde ona mecbur olduğunu ama onun yoksunluğunu, ben de o sabah ışıklar birden sönünce anladım. o an orda yani. tak diye. böyle bir kurşun beynimin ortasında delik açmış gibi anladım bundan on yıl sonra bir sokak köşesinde muhallebicinin oğlu filmindeki fikret kuşkan gibi donarak öleceğimi. ya da kör bir dilenci gibi. 

sonra ellerimle avuçlarımı ısıtmaya çalışarak, paltomun yakası kalkık yürüdüm lili. yürürken ayak seslerimi duyuyordum. çünkü ankarada sabah 5te kimse yürümez lili. su birikintilerine basmadan yürümeye dikkat ederken hiç ummadık yerden çıkıp paçama yapışıyordu pis sular.paltomun altında gümüş bir pelerin saklamak, ve gitmek isterdim. belki kudüse haçlı donanmasına katılmaya, ya da selahaddinin ordularına. ama gitmek isterdim lili, çünkü gitmek çok aşırı anakronik. paltomun cebinden kanyak şişesini çıkarıp bir fırt almadım, çünkü kanyak şişem yok. zaten beyoğlu da o eski beyoğlu değil.hem feyyaz da fenere gitti. demiştim ya lili gitmek gün aşırı romantik. 

iki sokak aşağıda oturuyorum zaten, iki sokak ne kadar uzun sürede yürünürse o kadar uzun yürüdüm. apartman kapısı kendine doğru güçlüce çekmezsen açılmaz. bisiklet sürmek gibidir apartman kapısı açmak, düşünmeden yaparsın. piyano çalmak gibi. sana piyano çalmayı bilmediğimi söylemiş miydim lili? evimin kapısını açmak o kadar zor değil, iteklesen açılır da, hırsızlar çalmak için değerli bir eşya olmadığını bildiğinden iteklemezlerdi. bir nüfus memurunun evinde ne olur be lili? dolapta kulüp rakım, fanusta iki balığım, sahaflardan kiloyla satın aldığım kitaplarım? sahi sana yeni aldığım kitaplardan bahsettim mi lili? bir kitap buldum tam 100 yıl önce basılmış."Sığır Sözleşmesi." amerikan hümorunun dünyaya sunduğu ender örneklerden. kimbilir kimler okudu o kitabı ben üç kuruşa almadan önce. limited edition üstelik.  soğuktan sıcağa girince lili, kılcal damarlar genişler, genişleyince içini gıdıklayan  bir işeme isteği gelir,  o istek geldiğinde lili karşı koymayacaksın. hemen koştum tuvalete. tuvalet kısmı biraz özel olduğu için buraya yazmıyorum. sonra üstümde kıyafetlerimle uykuya dalmadım. çünkü kıyafetlerle uyuyan sersefil bir memur çok fazla sabahattin aali değil mi? ben eşofmanlarımı giydim, balkona çıkıp sigaramı yaktım. karbonmonoksitlerin bacalardan yükselişini izleyerek çektim sigaramı. o anda emindem ki on yıl sonra öldüğümde mezar taşımda aynen şöyle yazacaktı:

” O çok tatlı bir çocuktu ve kuşlarla konuşurdu.” 

24 Şubat 2016 Çarşamba

küfürbaz filinta

bir savaştan kaçar gibi sana geldim ben çocuk
evlerinde boynu bükük mülteciler bırakıp
temiz omuzlu çocuklar birer birer koştular
o çocuklar koşarlarken kurşunları geçtiler
ben suda yürür gibi geçmiştim kurşunları
içimde yüzyıl serserisinin bitmez tükenmez kibri
içimde inayetten sersefil bir kaburga
içimde ölürken de küfreden bir filinta

suskun beyaz bir karanfilin boynunu kırar gibi
kış gecesi uyuyan sessiz bir kumru sanki
savaştan kaçmış gelmiş titriyor pasaklı elleri
sessizliği şiir, konuşması şarkı ve elleri
elleri de canım, kıyıya vurmuş bir balık cesedi
bildim ki koşarken eğilir çocuklar henüz yaşken kederi


kibir büyük zulümdür benliğine dolanan
sevgilim kibirden de ben hep aşka sığındım
insan ne görürse bilirmiş, bildim
bildim bütün denizler nehirlere akıyor
pariste bir kule var herkes ona..
işte müziğin susup sözün başladığı yer
bildim ki sessizlik çilenin kardeşidir

bi yıkansa geçecek sanki pası kiri kederi
mülteci tırnakları saçları elbisesi
bir çocuğu yıkamak en baştan anakronik
terli bir mülteci ki iltica yokken henüz
gelip sığındım sana toy bir filinta gibi
içimde yüzyıl serserisinin bitmez tükenmez kibri
içimde inayetten sersefil bir kaburga
içimde ölürken de küfreden bir filinta







31 Ağustos 2015 Pazartesi

bu şiiri sevmedim

Bu şiiri sevmedim başka türlüsü yok mu?

Bir kurşuna cevap vermek için parmak kaldırıyorum
tanrım! ne kadar da çocukmuş ellerim..
daha önce söylemiş miydim sevgilim bu şiiri sevmediğimi?
var mı şöyle aşklı meşkli leylalı mecnunlu falan?
hem ben zaten bilmem ki sevmesini ..

bir derviş göğe bakar gülermiş ama hep gülermiş
ben bir derviş değilim göğe bakıp gülemem
hem ben gülmesini de bilmem ki sevgilim..
bir şiire sıkışmış güzel cümle gibiyim..
keşke diyorum bazen derviş falan olsaydım
kafan rahat hayat güzel sen güzelsin sevgilim
ama belki ellerim tutuklanır bir vakit
ibrahimi vurdular sevgilim sen de kimsin?

serserilik yalın şiir hep mutluyduk çocukken
sahi sana çocukken okudum muydu şiir ?
bütün balıkları tutar tutar salardık,
koşarken ardımızdan hep topraklar kalkardı.
gökyüzü geniş bir şaldı sevgilim beyaz boynuna dolanan
ve doğanın bütün şalları beyaz boynunla eşlenik.
mutluydum da gülmezdim bak ne acı sevgilim!
ellerim  bir madenci bir çiçeği tutar gibi..
bilemezsin ne acıdır bir çocuğun gülmemesi
bazan göğe bakmak da taraf tutmaktı sanki.

bonboş bir tarladayım şimdi, erik çalmış kaçar gibi..





15 Aralık 2014 Pazartesi

Zaten O Şarkıyı Ben Sana Yazmadım yahut Tek Maçtan Yatmak.


belki çalıkuşunun kanadındaki kızıllığa özenmiştim inceden, -tam da net olarak bilmiyürüm-gerçi o zamanlar her hareketimiz inceden falsoydu bizim. falsoyu roberto carlostan öğrenmiş bir nesil incelikli hayta olmasın da ne olsundu... sevinçlerimiz de keder yüklüydü ziyadesiyle. attila ilhan'ın adını çift t olmadan zikredenin suratına inceden bi tokat nakşederdik, inceden.  ya da cemal süreyanın soyadını çift y ile. ahmed arifi ahmet diye okuyana yahut dahi anlamında kullanılan de'yi bitişik yazma gafletinde bulunana ağız dolusu küfürler vardı hazırda beklettiğimiz.


işte güzelim bu dönemlerdi ülkemize iddaa'nın gelişi. umut dolu karşılamıştık gelişini aşırıya kaçarak. oranları çarpmak falan güzeldi de spor totoda 12 bilen koca koca adamlar dört maçı tutturmayı beceremiyorduk nedense. aşırıya kaçmak da modaydı o zamanlar,. otobanların yapılışını da görmüştü bu gözler, bütün evlere birer birer telefon hattı çekildiğini de.  siyah beyaz televizyonu da kanıksamıştı ve hemen ardından renkli grundigleri de. biz aşırıya kaçmayalım da kim kaçsındı. ozan orhonu önce kilolu sonra zayıflamış sonra yeniden kilolu görmeye yetecek kadar yaşadık biz. aşırıya kaçarak. aşırı yaşadık diyemeyiz ama hiçbir derbi maçından kaçarken de görülmüşlüğümüz de yoktur hani. moğol işgali gibi  gelirken karşımızdan rakip takım, geriye dönmedik. uçarak gelişini de gördü bu gözler satırın, döner bıçağının, bira şişesinin...  çünkü demirsporlu olmak bunu gerektirirdi...



lc waikikiden başka marka yoktu memleketimde o dönemlerde. MP ve jump ayakkabı statü gösterirdi, şimdi beş yaşındaki yeğenim bile nayk demeyi biliyor. henüz açık pazar olabilecek kadar açık değildik dünyaya. yeni yeni ısınıyorduk teknolojinin nimetlerine, külfetinden bahsedene gerici diyorduk haykırarak. durdurabilir sanıyorduk onun konuşması bütün muasırlaşmayı. -mesaj vermiym diyordum ama el mecbur-henüz marka poşetler markalaşmaya başlamamıştı. okuduğumuz şiirlere göre sınıflandırıyordu büyüklerimiz bizi ve şir okumayı da çok seviyorduk öylesine. öylesine okuyorduk ki şiirleri, şairleri yüklememiştir bizim o şiirlere-o masum, o sığırcık kanadı şiirlere- yüklediğimiz manaları. ne vakit yeşil soğan görsek "görüşmecim yeşil soğan göndermiş, haberin var mı?" diyen kel bir adam düşlüyorduk. şiir okuyarak güzelleştirebiliriz sanıyorduk dünyayı, severek, öperek yari yanağından.. değiştirdik de aslında...


aslında amacım bu kadar uzun uzadıya yazmak da değildi ama baktım ki ben yazmıyorum, geçmişim beni yazıyor.. bir romancı (dostoyevski) roman üzerine konuşurken: "yazmaya başlamazdan önce nasıl yazacağımı bilmiyordum. çok sonraları anladım yazanın aslında ben olmadığımı"  demiş. aslında dostoyevski böyle bi adam değildi, o sex drugs and rock'n roll adamıydı daha çok ama bi insan sevişirken mantıklı cümleler kuramaz mı a dostlar? peki ya siz, gökte süzülen bir döner bıçağının döne döne size doğru geldiğini görseniz ne yapardınız?


10 Mart 2013 Pazar

içimdeki boşluk

bugün pazar. içimde sebebini bilmediğim kocca bi boşluk var. işe yaramadığımın farkına varmak, boş boş avarelik yapmak... bilmem ki başka ne özetler hayatımın şu son bikaç ayını. nereye koysam içimdeki boşluğu uymayacak sanki, eziliyor sanki içimdeki gelincikler. öyle bir boşluk ki içimde, soluk borumdan mideme inen yerde, ciğerimin yanında hissediyorum. aslında bazen, çoğu zaman düşünüyorum, bak diyorum nazıma, bak, "çok şükür yaşıyoruz." 

aylaklık öyle ihmal edilecek bişey değildir demişti çok sevdiğim aylak bi dostum. dostum seni şimdi çok daha iyi anlıyorum. göz yaşımı bile nereye akıtsam orası daha anlamsızlaşacak sanki, sanırım benim problemim de bu. içimi akıtıyorum akıtmasına da, sigara içmiş bir erkek sesinin ses tellerindeki küflü yankısı gibi içim, yutkunsam geçecek biliyorum, yutkunamıyorum.

"zaman ne de çabuk geçiyor mona...
henüz dinlemedin benden türküler..." 

içimdeki boşluğu anlatmaya yeter mi kelimelerim... bazen okkalı, şöyle ağıroğluağır bi sarhoş olasım geliyor, sessizliğim içimde deveran ediyor, haykırıyor, siktir et diyorum, bu da geçer! hem kolay olacak değil ya bizim gibi adamın sevdası! herkesin acısı sevgisi kadar...

29 Temmuz 2012 Pazar

Gece Sabah ve Horozlu Bülbüllü güneş söküşü

Herşey birikir.... şarkılar, sessizlik, meyhaneler, umutlar, sevgi.. şiirler birikir masanda yazılmayı bekleyen, hikayeler zihninde, ellerinin ardında uzatamadığın tırnakların birikir hırsla kaşıyacak kel başını... herşey birikir... dil bilgisine özenerek yazdığın mektupların, atılmayı bekleyen, şişede, rakılar birikir şişede içilmeyi bekleyen, bekleyen gözler birikir, gözler irileşir kasap kaldırımnda, ciğer üstünde... her şey birikir...

benimkisi serseri bir edebiyat öğretmeninin geçmişiyle barışması denilebilir. aksi takdirde bu günlüğü tutmuş olmamın bi ehemmiyeti klmayacak. zira nedensellik ilkesi bilim tarihinden siktirip gitse de adım gibi biliyorum ki yazdıklarım akıcı olmasa kalıcı da olmayacak. adım gib biliyorum ki insan içinde tutamadıklarını yazar, yazarlarsa içinde tutamadıklarından para kazanırlar. en azından kendi adımı biliyorum. 

bundan yıllar önce ilk şiir denememle birlikte alnıma yemiş bulunduğum kabil mührünü hala taşımaktayım. zira şiir yalnızlık sanatıdır ve ben ziyadesiyle yalnızım. gerçi eski karımın nafaka celpleri, karşı komşum vediha hanım, sevgili dostlarım memet ve elif, ve tabii olmazsa olmaz yeni rakım. bunlar da bir ömürlük dostlarım. emekliliğin en kötü yanlarından biri de bu olsa gerek. insan bi işe yaramadığının farkına varıyor. emeklilik: emekleyerek tuvalete ve siyasi görüşüne göre abone olduğun gazetenin sayfalarına ziyarete gitmek. neyse ki sikindirik bir kenar mahalle dersanesinin sikindirik  orta karar bir sınıfında üniversiteye hazırlık türkçe dersleri veriyorum. çatılar, çekim ekleri, paragraflar-en çok bunda zorlanıyor piç kuruları- yapım ekleri, gizli özne falan filan.. ha bi de dersin son on dakikalarına sakladığım şiir okumalarım. elif bu şiir okumalarım yüzünden dersanedeki işimden olacağımı söylüyor, ama şiirsiz bir toplumda yaşamaktansa işsiz kalmayı tercih ederim. ne de olsa ben emekli edebiyat öğretmeni salih nalbatoğluyum.  "hem dünyayı şiir kurtarmayacaksa, kavganın gürültünün birkaç dil bilgisi sorusunun canı cehenneme" dedim geçen gün elife. "çocuklar bu en geniş, en güzel çağlarında şiirin ellerinden tutmalılar, şiir de onların" diyemedim tabii, çok dramatik ve dahası sarkastik kaçardı bir edebiyat öğretmenine böyle 70lerden fırlama cümleler, ben de içime attım. emeklilik beni kesin kanser edecek kesin."haklısın elif, hakkın var" dedim "okumamaya çalışırım bidaha sefere".

sonra elif evine gitti, ben çay koydum, bomboş çalışma odamın nispeten dolu kitaplığından bir kitaba uzandı elim gayri ihiyari. içinde bir adres ve lisede yazdığım şiirlerden biri vardı. adres istanbulda osmanbeyde bir apartmanın adresiydi. ergenekon caddesi Baysungur sokak no:77 nalbandian apartmanı kat:3 no:3 Şişli/Estamboul. lan bu adreste neyin nesi böyle diye düşünmeye başladım. bu kitap babamın birinci el aldığı dostoyevskinin budala kitabıydı. babamdan başkası bu kitabı kullanmış olamazdı. çocukluğumdan beri sarıyerde bu evde oturuyorduk ve çocukluğumdan beri bu kitap bu kitaplıkta pusuya yatmış tozlar içinde yatıyordu. neyse sonra daha dikkatil bakarım diyip masamın üzerine koydum adresi. çünkü adresten daha önemli bi sayfa vardı elimde. lise birinci sınıfta yazdığım bi şiir. ikinci yeninin kulaklarından çekme ve yeni bi akım başlatma sevdasındaydım o vakitler. edebiyat öğretmeni oldum ve sanırım şair olamadım, memur oldum. evlendim falan filan. bu şiir beni lise çağlarıma götürdü. gittim dolaptan sevgili dostum rakımı açtım. bi kadeh koydum bardağıma. başladım okumaya ikinci yeni düşmanı şiirsimi:

uzansam saçlarına, fütursuzca öpsem, sevgisizlik diye bir şarkı çalmaz mı?
bir şey olamıyorsan herşeysindir bebeğim, bunu herkes bilir
yer kabuğu üzerinde çekirge kadar, örümcek kadar hükmün yok
ne adın var kur'an-i azimüşşanda, ne bir ayette yazılısın
aslında varoluş diye bir şey vardır ve her coğrafya kitabı biraz jeopolitik
sevi diye bir şeysen dert etme herşeysindir, hiçbir şeyden de bok
ben hiç olsam, ellerim hiç, gözlerim seslerim kelimelerim hiç
adım meyhanelerde şarkı diye çalınır mı, hı, ne dersin?

şiir yalnız yaşayabilme sanatıdır, aslında bütün şairler incelikli haytalardır.


26 Haziran 2012 Salı

Bomonti Sadece Bir Semt Değildir!


ıslıkla downtown train çalarak çapadaki yalnız apartmanının güzel kapısını kapatır.zihninde uykuya dalmış güvercinlerin ürkekliği, ruhunda kırılmaya yüz tutmuş bir hindu halatının mahsunluğu vardır. takriben 100 adım atacak ve sokağın köşesindeki tekel bayiine gidecek, devletin kendisine sağladığı öğrencilik kredisinin belirli bir miktarını bütçesi çerçevesinde çarçur edecektir. hüzünlüdür. tom waits zaten hüzün demek değilse ne demektir.

huzursuz adımlarını sokağın köşesine doğru yönlendirir. yürürken karşısından mahallenin şarapçısı çakır gelmektedir. "çakır naber lan? şarabı bitirmişin erkenden. ne iş?" şeklinde selam verir. "perfecktus abi be. bana bi bira alsana be" şeklinde tinerci yavşaklığı ve korkutucu bakışlarıyla cevap verir çakır. perfecktus korkmaz. özgür olanlar korkmaz çünkü. ölüm özgürlüğü kısıtlayamaz. "olur lan. gel alıym sana iki bira şerefsiz." diye neredeyse aşırıya kaçan bir sevgi gösterisiyle cevap verir perfecktus. insan zihninin kıvrımları her zaman yeni sürprizlere gebedir. çakır ve perfecktus başlarlar hayatlarının ne ilk ne de son 100 metresine.

tekel bayii çakırı tanır. "dünya üzerinde işlevi kalmamış fakat bu kadar bayisi bulunan başka bir kuruluş yoktur herhalde" der perfecktus çakır'a. çakır bunun farkında değildir. bu durum çakırın sikinde değildir demek daha doğru olur sanırım. "senin bi manitan vardı çakır, beyaz bi kurt köpeği, noldu lan ona?" diye sorar tekel bayisi. kuruyemişçi bozuntusu. "siktim öldü" der çakır. sinirlenmiştir. perfecktusla aralarınaki entellektüaliteye dayanan arkadaşlık bu noktada son yolculuğuna uğurlanmaktadır.bu durum ziyadesiyle sinirine dokunur perfecktusun.

"siktir et sen itleri çakır" der perfecktus. it derken tekel bayiine bir bakış çakar. sert bir bakış. dişlerinin arasından tısladığı duyulur perfecktusun. adanalı backgroundu ve jiu jitsu konusundaki ustalığını bakışlarına yansıtır. tekel bayii korkmuştur. "peki öyle olsun bakalım" gibilerinden bir bakış atar fıstıkçı şahap. "ordan iki tane efes extra ver çakır'a... " der perfecktus, cümlesine devam etmeyi düşünürken çakır şimşek hızıyla fırlatır kelimelerini. "bomonti ver". bomontinin bir semt dışında başka bir cümlede ilk kez kullanıldığına şahit olan perfecktus şaşırır. "bomonti ne lan çakır! al işte efesini amına koyim" der. çakır bu kez korkar bu sertlikten çünkü perfecktus jiu jitsu bilmektedir. çakır perfecktusun jiu jitsu bildiğini kötü bir tesadüfle öğrenmiştir. asla da unutamayacaktır. "abi o gaz yapıyor amınakoyim ya" . çakır bunları söyler ve kenara çekilir. "tamam öyleyse iki tane bomonti ver çakır'a" der perfecktus, "dört tane de bana". 

derken bomonti serüveni başlar. aslında olay böyle cereyan etmemiş olsa da hayal gücü her vakit garibanın sermayesidir bi yerde. "ne olmuş yani büyük adam olamadıksa, hyallerimizi satmadık ya!"

24 Haziran 2012 Pazar

Ortam Çocuğu Kamil Vol. 2 - Lider Adana ile İstanbul

atilla altıkattaki yazıhaneler sokağına çıkar çıkmaz yolunu kesmeye başladı bilet satıcıları ortam çocuğu kamilin. "ankaraya mı abi?" "urfavar urfavar" "elbistan elbistan elbistan" bağırışlarının arasında mağrur bir gladyatör edasıyla lider adana yazıhanesine girdi. girer girmez kesif bir koku burnunun direklerini richter ölçeğine göre 4.7 şiddetinde salladı ve beynine birkaç toplu iğne sapladı. "lanet olsun bu hayat/lanet olsun bu sevgim/seni çok sevmiştim/sen neden bena böyle yaptın?" diye söylendi. duvarlar konuşsaydı eğer arabesk şarkılarla yaşadıklarını anlatırken muhtemelen ağlayacaklardı. arabesk demişken, ortam çocuğu kamil yazıhanedeki bankoya yaklaşırken iğrenç sarılıkta saçları ve iğrenç tondaki konuşmasıyla yazıhane personeli gülen gözlerle karşıladı onu. "buyrun?" diyen gözlerle süzdü onu, sorular sordu bakışlarıyla. üstelik bakışları lensti. "şey ben saat 7 istanbul arabasının servisi geldi mi acaba diye soracaktım" sesinde kendini bulmak isteyen bir gencin dramı vardı. "15 dakika sonra gelir, 6 buçukta" demesiyle birlikte önünde duran fatura benzeri yığının içine daldı yağlanmış sarı saçlı kadın.

ortam çocuğu kamil biraz mahçup biraz da çaresiz oturdu yazıhanedeki sandalyelerin birine. 15 dakikalık zamanda babasını düşündü, annesini, kardeşlerini, adanayı ama en çok da istanbulu düşündü.  hayatında bu döneme ertelediği o kadar çok macera vardı ki üniversitede geçireceği 5 yıl bunlar için yeterli olmayabilirdi. interrail yapacak, work and travel yapacak,  su gibi karı kızla yatacak, sabahlara kadar film izleyip boğazın en işlek yerinde pantolonunu indirip boğazın sularına işemeye başlayacaktı. 5 yıl sonra lider adananın neoplan modelli arabasının 37 numaralı koltuğunda camdan bakarken bunların sadece bikaçını yapmış olacaktı. hangilerini gerçeğe dönüştürdüğünüyse bize zaman gösterecek. ben zaten biliyorum hangileri olduğunu ama size zaman gösterecek.

otobüse bindi. normal insanlar nasıl biniyorsa o da öyle binmişti ve bu durum bi hayli tedirgin etmişti ortam çocuğu kamili. zira kamil hayatındaki tecrübelerden de yola çıkarak başına bazı aksiliklerin geleceğini biliyordu. aksilikler gelse gelse kamil gibi siliklerin başına gelirdi çünkü.  netekim öyle de oldu. otobüs büyük bağırış çağırışlar "gardaşım saat 7de kalkmıyor mu bu?" sorgulamaları ve huzursuz yolcularıyla birlikte hareket etti saat yediyi çeyrek geçe. "sevgili yolculaerımız lider adana seyahatin size sunduğu...hıııı...hoşgeldiniz. ıııııı. yolculuğumuz yaklaşık 13 saat sürecek(yol bitiminde tam olarak 15 buçuk saat olduğunu görecekti kamil bu 13 saatlik yolculuğun) ve ııııııımmm yolculuk botunca iki zefer mola verilecektir. yoljluğunuzzun iyibir şekilde geccmesini diler tejekkür ederiz".

anons anons olalı böylesi eziyet çekmemişti kuşkusuz. otobüs hareket ettikten yaklaşık on dakika geçmemişken şehirlerarası tuvalet kokusu sarmaya başladı koridoru. muavin oda parfümü fısfıslıyorfu fısfıslamasına fakat yolculardan yükselen metan gazı kapalı alanda sigara içme yasağının kanıtıydı adeta."kapalı alanda osuranların götüne tıpa takılmalı kardeş" diye söylendi kamil.

işte istanbul yolu, işte hayallerim, işte gençliğim, işte geleceğim. kamil bu düşüncelerle yolculuğuna başlamıştı. otobüs muavini parmaklarının ucunda yükselerek en ön sıradaki koltuğun üst bagaj kısmına elini soktu, derken bir adet otobüsün başında bir adet de orta kapı kısmında olmak üzere iki televizyon sarktı aşağıya, işte japonlar işte teknoloji. 2 adet kamilin yan kısmında dört adet önünde 4 adet de arkasındaki koltuklarda olmak üzere yaklaşık 10 kişilik bir işçi grubu sarmıştı kamilin etrafını. sürekli yüksexesle konuşup gülüşüp esprileşiyorlardı. bu kamilin ilk şehirlerarası yolculuğuydu, kamil camdan ürkek gözlerle dışarı bakmaktaydı.  ekranda yazılar çıkmaya başladıktan sonra işçilerden daha yüksek sesle konuşanı "maskeli beşler ırak" diye bağırdı, ve güldü. kamil nereye düştüğünü anlayamıyordu, bu yolculuğun hayallerinin başlangıcına ulaştıracağı için fazla ses etmiyordu fakat içten içe bir şeylerin yanlışlığını fark etmişti. "siktir et be kamil, sen de izleyiver şu kahrolası filmi" diye söylendi. kamil her zaman amerikan ingilizcesinde güzel seslendirilebilecek şekilde söylenirdi zaten hepimiz gibi. maskeli beşler ırak diye bağıran adam işçi güruhunun gülüşmesinin ardından tekrar şaha kalktı "ya da recep ivedik" gülüşmeler devam etti. çok kötü oyunculuk barındıran canlandırma sahnelerini yaşıyordu kamil. film başladı. amerikanın ırakı işgal etmesini post-protest bakış açısıyla işleyen ve sanatsallıkta no man's land ile dahi yarışabilecek kaliteye sahip oyunculukta tavan yapmış filmi izlerken işçiler her espriye aynı sırayla gülmeye devam ettiler. kamilin yanında oturan suskun pos bıyıklı işçi elleriyle bir sivrisineği öldürdü, belki de yaralamıştır, olayın ardından sivri sineği tekrar gören olmadı. ağır yaralanmış da olabilir. 

kamil bir şiir yazmayı denedi ama bu denli heyecanlıyken şiir yazılmazdı. o da başka şeyler yazmaya çalıştı. üniversitede geçireceği en az 5 yıllık sürenin ardından yapmış olacağı şeyleri not defterine yazmaya karar verdi. ortam çocuğu kamil her zaman planlı çalışırdı. noktası virgülüne kamilin yazdıklarını aktarıyorum(parantez içinde yorumlarımı da esirgemeyeceğim, bilginize):


---en az on tane kız arkadaşım olacak en az 10 tane one night stand(bok var ya amk)
---çiçek pasajında en az 3 kere fasıl(no comment)
---boğazın sularına gecenin köründe don çıkarılıp işenecek
---festivallere gidilip entellektüellik merdivenleri tırmanılacak(müslüm gürses dinlediğin günleri ne çabuk unuttun, peki ya selahattin özdemir?)
---galata kulesinin dibinde, boğazın dibinde, bütün tarihi bütün turistik bütün sikimsonik yerlerde birer tek sigara içilecek.
---bütçe yettiğince fener maçlarına gidilecek(fenerli kamil)
---en az on adet one night stand(otobüste sallana sallana yazılan bir notta iki kere tekrar edilen bir madde çok da mühim olmasa gerek)

yüzünü cama dayamış camdaki yansımasına bakarken gözlerinden bir tek yaş döküldü kamilin, kamil pek ağlamazdı, kamil geçen yıl liseden mezun olurkenki haline  hiroşimada ölen çocuklara beyrutta silahlarla oynayan çocuk askerlere ağladı, ha bir de bağıra çağıra ezip geçen zamana...






5 yıl sonra yine başını cama yasladığında şimdi ellerinde olan not defterini kaybettiğini fark edecekti, ve zihninde birer birer çizecekti gerçekleştiremediği hayallerini... zaten hayallerinden başka tutunacak neyi vardı kamilin? müslüm söylüyordu kulaklarında... kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde... "artık siksen geçmez bu 13 saat" diye düşündü ortam çocuğu kamil mp3 çalarının sesini açarken... kaç gece ağladım böyle gizlice...




18 Haziran 2012 Pazartesi

Ortam Çocuğu Kamil Vol. 1

ortam çocuğu kamil adananın ortalama orta direk ailelerinden birinin oğludur. liseyi ortalama puanla girilen anadolu liselerinden birinde okuyup da ortalama puanla girilen bir üniversiteye gitmesiyle ket vurduğu bütün hayallerinin yolu açılmıştır artık. üniversite bu demek değilse ne demektir. gittiği  şehir istanbuldur ortalama çocuk kamilin. bavulunu doldurup devletinin bütün ortalama türk çocuklarına sağladığı savaş şartlarından kalma devlet yurduna yerleşir. artık onun da bu şehirde kafasını sokacak bir odası, ruhunu barındıracağı bir gökkubbesi zehirli sokaklarında fink atacağı bir şehri tinercilerine iğrenerek bakıp caddelerinde ortalama eylemlere katılacağı über bir kenti olmuştur. üstelik boğaz köprüsünü geçerken "istanbul beni yenemeyeceksin ben seni yeneceğim" deme çiğliğinde bulunmamıştır. üstelik kamil üniversite birinci sınıfta saçını uzatacak ve askere giderken saçlarını kazıtacaktır. saçlar sınıfsal belleğin en önemli yapıtaşlarıdır.


kamil elinde çekçekli bavuluyla esenler otogarından bu koca şehre iner inmez anlar memleket sözcüğünün hangi imbiklerden damlayarak süzüldüğünü.böğrünün en orta yerine gelir oturur yumruk gibi bir boşluk. siktir çeker kamil boşluğa. 5 sene önce bitti Ortam Çocuğu Kamilin hikayesi. ama ben önsevişmeyi fazla uzatıp da zaten 44 tane olan hikayelerime bakma potansiyeli taşıyan izleyici sayımı daha da aşağılara çekmek istemem. hem zaten adanadan kopup da istanbula üniversite okumaya gelen ortalama bir gencin hayatını kim merak eder? nerde bu hikayedeki sürükleyici kısım? marjinal fayda? reaileteden kopuş? kafkaesk yan? kamilin hikayesi Lider Adana Seyahatten aldığı 38 numaralı cam kenarı koltukla başladı, ve 37 numaralı koridor koltukla bitti. bitmiş bir hikayenin gök yüzünde dolanan ses kalıntılarıyla oluşmuş bi hikaye bu. kim bir ses dalgasından daha mukavim olabilir ki?

part 1 kamilin Lider Adana Otobüsüyle Adanadan İstanbula Yolculuğu

ortam çocuğu kamil  lider adana yazıhanesine gelir, kendinden emin. okumadığı kitaplarda ve izlemediği filmlerde geçen bütün öğretileri aşağı yukarı taşımaktadır ortam çocuğu kamil, ziyadesiyle yalnız. "pazar akşamı istanbula otobüsünüz var mı?" der. bu anda bütün adana gözlerini yummuş kamilin şehirden gidişine slow müzikle eşlik etmektedir. ortam çocuğu kamil yalnız olmasına yalnızdır, içli olmasına içlidir, en ahmet kaya şarkıdan bile daha ahmet kaya kıvamındadır lakin bütün bunlara rağmen özgüveni tavan yapmış durumdadır, esrik ve hüzünlü. "7de var 10da var 11de var" der ve soru işaretleriyle dolu lensli gözlerini ve kirli beyaz gömleğinin açık düğmelerini fırlatır kamilceğize. kamilceğiz de seçim yapman zamanının geldiğinin idrakiyle ve hasiktir işte geldik gidiyoruzun hüznüyle " 7 olsun bari" der ve ekler:" ben zaten hep 7 otobüsüyle yolculuk ederim"  bu gereksiz eklentiyi neden yaptığını düşünüp kendi kendine fransızca küfreder kamil. üstelik kamil fransızca bilmemektedir.  

adana otobüsüne biner kamil... 
maskeli beşler, işçi güruhu, ağlayan çocuklar, memleketinden uzaklaşıp kaybolma hissi, michel foucault, funtoro, ülker dankek, ekstra şekerli çay, bolu dağı, izmit ve istanbul... çok sikimsonik bir son oldu yine farkındayım ama biraz daha zaman bulursam gelip bu kelimeleri ihtiva eden bişeyler karalayacağım... değerli dostum kamilden son bir cümle ile bitirsek daha nays olacak sanırım...

"bize çocukluğu öğretip büyümemizi beklemek ahmaklık değilse nedir?"


6 Haziran 2012 Çarşamba

serseri prometheus

insan vücudunun %72.8i sudur. dünyanın yaklaşık %75i sudur. karpuzun yaklaşık %90ı sudur. sularla çevrilmiş bir varoluşun kaynağında içinde yanan bir ateşle dolaşmak lanetin ta kendisidir. ben lanetlenmiş çocuk, fikret olağanus. ismime bakıp da 45 yaşlarında olduğum düşünülebilir. ben 15 yaşındayım. soyadım aileme yapılmış bir şakanın ürünü, apayrı bir hikayeye sapladım soyadımı. yazlıkçılarının bile pek uğramadığı yazlık beldemizde ayağımı iskelenin ucundan denizin suyuna sarkıtıyordum. termos bardağımda kumsala gelmeden önce doldurduğum çayım, kalemim, defterim, kitabım... ne kadar entel tatil argümanı varsa ellerimin altında bulunsun da neme lazım belki almancı turist kızlardan birkaçı gelir de "aaa ne kadar entellektüel bir çocuk bu, şenay baksana şu junge'ye" şeklinde beni keserler ve bana yalnızlığımın kapılarını kırma fırsatı sunarlar. o kadar yalnızım yani. üstelik bunun farkındayım. hep söylerim "yalnızlık en çok farkedeni üzer" hani kanserin ilk teşhis edildiğindeki ruh hali gibi. öncesinde de yaşıyorsundur, gülüyorsundur, fakat herşey yarım kalır bir anda. dedim ya dünyanın %75i sudur.

iç deniz olması sebebiyle koca koca gemilerin geçmediği şirin beldemizden sadece ufak balıkçı gemileri geçer. sahil kasabalarını bizim insanımıza öyle bilgelik yüklü tanıttılar ki kimse bu yüzden gençken gelmek istemiyor. benim aileme dedemden kalan tek mülk bu yazlık olduğu, satacak pahaya henüz ulaşmadığı ve üstelik gidecek başka bir yazlığımız olmadığı için yazları burada yalnız kalıyorum. kışları da istanbulda. çok fazla değişen bir durum yok yani. "benim yalnızlığım insanlarla dolu" değil, üstelik öyle şekilli cümleler kurabilecek bilgeliğe ulaşabileceğimi de sanmıyorum. dedim ya. ben 15 yaşındayım, 15 yaşında bir çocuk ne kadar çok yaşamışsa o kadar çok yalnızım.

"insanlar neden bu kadar zalim?" diyemeyecek kadar kirlenmiş biriyim. dedim ya 15 yaşındayım ve evet 15 yaşındaki bir çocuk ne kadar kirlenebilirse o kadar çok yalnızım. belki de hiç temiz biri olmamışımdır. annem anlatır ilkokula giderken beni dişçiye götürmüşler. dişçi kerpetenini ağzımın içine sokup da çocukluğumu ağzımdan çekip çıkarmış. "senin amına koyarım şerefsiz" demişim adama. annem hemen basmış tabii tokadı ağzıma. bizim memlekette doğru söylersen yersin tokadı. lise 2 ye geçtim. 10. sınıf. istanbuldaki bütün devlet okullarında olduğu gibi benimkinde de kızlar ve erkekler çoktan ilk cinsel deneyimlerini tattılar. ben de tattım, internetten. allahtan internet var.

ayaklarımı salındırmışım, ilerde birkaç çocuk ve birkaç anne denize giriyor, güneş batıp batmamak konusunda kararsız. sanki sessiz bir filmin içerisinde "iskeledeki çocuk" olarak figüranlık yapıyorum. zaman akıyor.

sahilde yalnız bir çocuk, yalnız çocuklar kadar yalnız
Çocuğun üstünde yırtık bir tişört, bütün yırtık tişörtler candır
ismimin baş harfini kazıyorum iskeleye, verdana 12, üstelik de italik.
denizden bir balık uçup düşüyor kollarıma, papazın gülümsemesi gibidir her iskele
ellerimin arasında sanki yıldızlar, sanki yıldızlar top oynuyor
masal bu ya, sen çıkıp geliyorsun, bakışın annemden izler taşıyor.
sen düşüp gidiyorsun ve sanki bütün yıldızlar birden seni hatırlatıyor
ellerimin arasında küçük bir çocuk
ve sanki her çocuk biraz daha yalnız
ben çıkıp sana mitolojiden bahsediyorum,
ellerimde yıldız tozları, tanrılar ve bir satir
ne çok acı var şu yeryüzünde, ki mutsuzluk hep geometrik artıyor.
ismimi bağışlıyorum bir deveye, deve dile gelip hıçkırarak ölüyor
bir bulut uzaklardan selam verip ağlıyor, annemse hep parasızlıktan yakınıyor
korkma ben varım diyor bir martı, sessiz düşlerimden uyandırıp
dusduru bir dağ gölü gibi parlıyor ay gökte
korkarım ellerimin arasında bir gökkuşağı tutuyorum, korkarak.
üstelik nedense herkes biraz biraz daha yalnız.
post-modern dalkavukluktur aslına bakarsanız şiir, herkes bilir.
üstelik  nedensellik diye de bir ilke vardır.
her şair saçmasapan bir şarkının geçmiş söz yazarıdır
sahilde yırtık tişörtlü bir çocuk oturuyor, yapayalnız.

bu şiiri yazdım. defterimin bütün sayfaları ortaokuldan kalma beğenmediğim karalamalarla dolu. üstelik bir gitarım bile var, hafiften müzisyenim. bütün şiirlerimi yakmadan önce max brod gibi bir dost edinmeyi ne çok isterim. paramparça olmuş, akışkanlıktan uzak, durağan, yalın, yapayalnız bir hayattır yaşadığım, ve malesef, ne kadar çok yaşadıysam o kadar çok yalnızım. 

bi kuş sesi duydum. bir martı. gagasından bir şey düştü iskeleye. ayağa kalkıp yürüdüm.  ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en iskele yolunu. sanki o anda birilerinin facebook cover fotosu olmuşum gibi bi his kapladı içimi. banksy sendromu. baktım katlanmış bir kağıt, kağıdı açtım. içerisinde şu cümle yazıyor:

"aBoNem oL BeN EhkLeRiM"

1 Mayıs 2012 Salı

Baktım bir kaplumbağa suya uzanamıyordu/Suyu biraz öne çektim


sometimes... 

karanlığın içinde gözlerini kısarak ve metrelerce ötedeki sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı kaldırımda sendeleyerek ilerlemekteydi.. ıslıkla "la vie en rose" çalmayı bırakıp, sarhoşken yapılabilecek en hoş şey ıslık çalmaktır diye söylendi.  sonra hemen şarıyı değiştirdi, ıslıkla türkçe birşeyler çalmak istemişti: ve "benim için üzülme"  ıslık konçertosuna başladı, bergen söylüyordu. sokağın karanlık kısmından aydınlık kısmına doğru yaklaşırken içindeki karanlığın genişlemeye başladığını hissetti. çünkü yalnızlığı artık içindeki prometeusu öldürmüş ve ciğerlerini paramparça etmişti. sırtından soğuk terlerin boşalmaya başladığını farkettiğindeyse gerisin geri dönüp sokağın karanlık kısmında yaşayan bir hamamböceğine dönüşmek istedi. "yalnız yaşayan her adam evine dönerken bunları hisseder mi?". kendi kendine sapladığı sorular arasında en afilisi buydu şüphesiz. odasına çekilip karanlık odasının  karanlık masasında asla bitiremeyeceği kitaplara başlamak, asla izlemeyeceği belgesellerle dolu kanalları açıp sürekli şekilde dolup boşalan çay bardağının masada bıraktığı yapışkan spermsiliği ıslak mendille silmeye çalışmak ve tabii ki otuzbir. hala cd satıcısına yaklaşıp sesini kısarak "hocam yeni film düştü mü bu ara?" şeklinde sorular soran ve utanarak ama yeni filmi almış olmanın da gururuyla elleri ceplerinde ve olmazsa olmaz ıslığıyla evinin yolunu tutup tuvalet kağıdının sıcaklığına sığınan başka bir adam daha yoktu.  "yeni film düştü mü?". kuşkusuz burdaki düşmek kelimesi filmin türüyle ilgili kısık sesi destekler niteliktedir. O bu evrene daha önceki yüzyıllarda gönderilmesi gereken fakat takvim hatasından ötürü rötarlı olarak intikal eden bir dervişti, yapayalnız ve huysuz ve kızıl saçlı bir derviş.

gecenin karanlığında sokağın sonuna yaklaştıkça 35 yıl içinde bütün yaşadıkları bir kurşun gibi geçti kulaklarının dibinden, iniltiler çıkararak. takım elbisesinin gravatı gevşemiş (bilerek gravat yazdım sevgili okuyan, böylesi daha bi musiki sanki) kundurası ayağını hafif vuruyor, gözleri kısık, göğsü savaşta esir düşmüş bir askerinki gibi içbükey, ayakları... ayaklarına hiç girmesek daha iyi zira orası apayrı bir hicaz peşrevi... kaldırım kenarındaki evlerıin duvarlarına yaslanarak, yeri geldiğinde bodrum katındaki camların şebekelerine vurup yeri geldiğinde duvarın bitip apartman kapısının başladığı yerdeki boşluğa yuvarlanarak yürüyordu. yürümek denirse buna. sonunda varacağı adres her akşamdan farklıydı. zira apartman kapısından çıkıp da odasının penceresine huzmeler gönderen osokak lambasına doğru yürümeye başlamasının üzerinden yüz yıl geçmişti Ona göre. sabahın altısında uyanıp yeni bir takım elbise giymeyecekti , çalıştığı uluslararası şirkette uluslararası yalandan gülücükler fırlatıp uluslararası gülücükleri göğsüyle yumuşatıp ayağının dışıyla vurmayacaktı bu kez christiano ronaldo. hayat bu demek değilse siktirsin gitsindi. zaten hepimiz ganj nehrinde yanan birer mum olup küllerimiz savrulana değin varolacaksak bu çırpınış nedendi. bu çırpınışta en başından teslim olup savaşta savaşmayarak savaşını vermekteydi. üstelik kimsenin ruhu duymuyordu. ruh zaten duyan br varlık mıdır? değildir. o kendi mumunu bir reçel kavanozuna sakladığı lsd kutusunda buldu karanlık sokağın aydınlık tarafına ulaşıp bileğindeki Rolex'i nazikçe çıkardı, saati avucunun içinde sertçe kavradı ve sokak lambasına olağanca gücüyle fırlatıp her yeri karanlığa gömdükten sonra söndürdü mumunu. artık her yer karanlıktı. Rolexle sokak lambası patlatan tek insandı, guinness rekorlar kitabının sikindirik sayfalarından birinde kendine yer bulmuştu sonunda. son cümlesini söylemeden düşmeyeceğini bilen bütün muzaffer komutanlar gibi son sözlerini karanlığın içine savurdu:

"panta rhei"

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kaçak Çay Candır feat. Tom Waits


Evet, şuna kesinlikle karar verdim ki sessizlik bir kitap adı olmayacak kadar çaresiz bir kelimedir. Paylaşılamaz. Geçen gün yine bu şehrin sessiz ve kaldırımsız sokaklarında turlarken karşıma çıkan bir kedi öylesine hüzünlendirdi beni. Anlatamam. Neşeli bir tufanın şu an dünyanın bir yerlerini kana buladığını bilmeme rağmen. Nasıl anlatılır böylesine bir yalnızlık? Bütün kelimelerim bi süreliğine terk etti beni. Şimdi yine yaz gelecek, yine çok sosyal arkadaşlar başka çok sosyal arkadaşlarıyla birlikte çekildikleri aşırı güzel fotoğraflarını sosyal medyada gözümüze gözümüze sokacaklar, sosyal fobik ben yine bu fotoğrafları eleştirip evde Amerikan dizileri izleyeceğim, adaletini sikeyim dünya!

Sözlerini de yazayım da tam olsun.!
lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me

come closer don't be shy
stand beneath a rainy sky
the moon is over the rise
think of me as the train goes by
clear the thistles and brambles
whistle didn't he ramble
now there's a bubble of me
and it's floating in thee
stand in the shade of me
things are now made of me
the weather vane will say
it smells like rain today
god took the stars and he
tossed 'em can't tell
the birds from the blossoms
you'll never be free of me
he'll make  tree from me
don't say goodbye to me
dscribe the sky to me
and if the sky falls mark
my words - we'll catch mucking birds

lay your head where
my heart used to be
hold the earth above me
lay down in the green grass
remember when you loved me

7 Şubat 2012 Salı

Björk’le Rakı İçemezsin

Apartman kapısını kapayıp da sokağa adımımı atar atmaz fark ettim mp3 çalarımın yanımda olmadığını ve bir tiren geçti çok uzak bir şehrin karlı raylarının üzerinden. “hassittir lan şimdi nasıl geçecek bu yürüyüş, müziksiz ben ne yaparım olum” demedim. Çünkü bence insan zihni çağrışımlara göre çalışmaktadır ve çağrışımlar çoğu zaman bir cümle değil de birer kelimelik ya da fotoğraflık flaşbeklerdir. Whatever, her zaman yaptığımı yaptım ve kendimi kandırmaya devam ettim. Çünkü kendini kandırmak başkalarını kandırmaktan çok daha kolaydır. “nasılsa bir saat yürüyüp geleceğim be, nolmuş yani ben de bugün sokakların müziğine kulak veririm, hem hayat zaten ne güzel vapurlar falan.” Oysa sokaktaki insan seslerinin zihnimi tırmalamasından nefret ederim. Yola çıktım. Çapanın dar sokaklarından kocamustafapaşa sahiline kadar olan uzun ve kıvrak yolun başındaydım henüz, kendi cumhuriyetimin caddelerine heykeller dikiyordum.  

Bizantinin ortasında her yanım tarihi eser kalıntılarıyla falan doluyken ben sokaklarda esrik esrik gezmekle ve karşımdan geçen kızlara kaçamak bakışlar saplamakla meşguldüm. Bu yaptığımın adı düpedüz bakış saplamaktı zira hiçbir insan evladı umutsuzca bakışlara maruz kalmak istemez, hele ki koca mustafapaşadaki paris Hiltonlar bunu hiç mi hiç arzulamazlar. Üstümde yırtık Rolling Stones tişörtüm ayağımda parmak arası terliklerim ve zihnimde kapkaranlık düşünceler, bu gece tüm samatyayı alev alev yakabilirdim. (bu süslü cümlede gerçeklik payı olmakla birlikte tamamen yalandan ibarettir). Yürüdüm. Sokakların uzun uzadıya kurduğu cümleleri dinledim, yüz yıllık ağaçların cami avlularından çıkardıkları kollarına takılıp başımdan yere düştü berem, berem kirlendi, küfredip onu orda bıraktım, fakat ben yılmadım. Yürüdüm. Çünkü yürümek başka şansı olmayanlar için bir sığınaktır ve sığınaklara yalnızca başka şansı olmadığı zaman girer insan. Sığınır. Kocamustafapaşanın taksim otobüsü bekleyen pembeler elbiseli ugg botlu pembe i-phone’lu sarı saçlı paris Hiltonlarına içimden sevgi gösterilerinde bulundum, dışımdansa hiç bişey yapmadım. Çünkü içine kapanık insanlar böyle yaparlar. İçedönük insanlar dünyanın en çok düşünen ve en az konuşan insanlarıdır. Bütün insanların eksikliğini görebiliyorum, bütün insanların nelere açlık duyup neleri kendilerininmiş gibi gösterdiklerini. Nelerin üstesinden gelememelerine rağmen geliyormuş gibi yaptıklarını. Bu bir lanetti ve ben bu laneti çocukluğumdan beri pantolonumun cebinde taşımaktaydım. 

Samatyanın dar sokaklarından geçerken “samatya meydanına da bir uğrayayım da kulağıma şöyle iki rekat musiki değsin” deyip direksiyonu meydana doğru kırdım. Yalnızlığın en zalimce hissedildiği yerdir rakı sofraları ve samatyada yalnızlar geçidi olur kışa dönük ilkbahar gecelerinde. Aslında herkes bilmez ama en çok sonbaharda ayılır sevgililer ve en çok sonbaharda kaybolur eski hediyeler. Uzaktan kulağıma inleyen nağmelere benzeyen bir müzik çalınmasıyla yavaştan ritmimi bu müziğe göre ayarladım. Çünkü sadece yalnız yürüyenler bilir müziğin sadece müzik demek olmadığını. Yürüyordum ve ben yürüdükçe meydandaki meyhanenin dışına taşan masasındaki takım elbiseli abilerinin ve kısa etekli plaza kızlarının şarkıya eşlik ettiklerini fark ettim. Mutsuz oldum. Mutlu olacak değildim ya. “Bunlar türk sanat müziğinin de amına koyup popüler kültür reçeline karıştırıp ekmeklerine sürecekler” dedim kendi kendime. “ bi zeki mürenle rakı içme zevkimiz vardı ama o da gitti”. Gibi sekülerist teyzelerin kedi besleme genellemesine benzer bir genelleme yaptım, modernitenin ekmeğine yağ sürdüğümü bilmiyordum üstelik. Bilsem hiç öyle eşeklik yapar mıydım? Yapardım.  Benim istencim meydandaki merdivenlerden yukarı çıkıp evime geri dönmek ve müzeyyen senarcımı playlistime ekleyip rakımın tadını çıkarmaktı. Fakat masaların yanından geçerken bir anda çalan şarkının türk sanat müziği olmadığını fark etmemle birlikte bir şaşırma gelip yerleşti midemdeki boşluğa. Üstelik bu şarkının türk sanat müziğiyle uzaktan yakından ilgisi dahi yoktu. Dışardaki plaza adult’ları şarkıya eşlik etmeye devam ederken ben zihnimin kaldırımlarını yoklayıp bu iğrenç şarkının kime ait olduğunu hatırlamaya çalıştım ve hatırladım. İğrenç deyişim şarkının iğrençliğinden değil de daha çok masadaki efe yaş üzüm rakısına yapılan hakaretamiz yaklaşımdan kaynaklanmaktaydı. “biyörk lan bu!” diye bağırdığımı hatırlıyorum bir tek. Uyandığımda insanların çığlık çığlığa koşuştuğu bir adada bir köpeğe dönüşmüş olarak buldum kendimi. 

“Bu durumda neler yapabilirim acaba?” diye düşündüm ve aynı salise içerisinde zihnimde tornadolar oluşmaya başladı. Aslında çok fazla seçeneğim yoktu: gidip masadakilerin rakısını çalabilir ve kaçarken arkamı dönüp “o çalıştığınız plazalar var ya? Ahahaha” diyebilirdim yahut “siz ne cüretle biyörk’le rakı içersiniz! Ahmaklar sürüsü!” şeklinde diklenebilirdim en olmadı mekân sahibinin yanına gidip hiç utanmıyorlar mı yahut ne kadar utanıyorlar onu sorabilirdim. Her zamanki gibi en mantıklı olanı yaptım ve masadan rakıyı alıp kaçtım.  Kaçmadım tabii ki çünkü bu hikâye bu kadar ani bir sonu hak etmiyordu. Önce şöyle uzaklara bakıyormuş gibi bi hava verdim kendime(evet kendi kendime hava verebilen bi adamım belki, sanane), uzaktan bakanlar ciddi ciddi şeylerle iştigal ettiğimi düşünebilirlerdi. Ardından vicky the viking’in bişeyler düşünürken yaptığı burnunu sağdan soldan kaşıma hareketini yaptım ve parmağımı şıklattım. Ben bunları yaparken bütün samatya meydanının beni izlediğini düşünüyordum fakat samatya meydanının sikinde bile değildi benim yalnız ve güzel parodim. Ardından rakıyı masadan alıp kaçtım. 

Çünkü bu boktan hikâyeye ancak böylesine kısaltılmış boktan bir son yakışırdı, çünkü bütün hikâyelerde yaratılan masalsı ütopyalar sadece gerçeklerden korkan benim gibi küçük adamların morfeus’un elinden aldıkları mavi haptan başkası değildi. Çünkü gerçeklerle baş etmek yürek ister.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yaralı Parantez

Sabah uyandı. bu sabahın her sabahtan ne farkı var diye düşündü, yüzünü yıkadı yalandan, aynada kendine baktı yalandan, dişlerini fırçaladı yalandan... salona döndü. bütün rafları toz içinde kalmış kitaplığından rastgele bir kitap seçti, ve rastgele bir sayfasını açtı. yıllardır kendi kendine oynadığı bir oyundu bu. her sabah rastgele bir kitap seçip rastgele bir cümlesini açıp uyuyakalıncaya kadar bu cümleyi düşünmek. yalnızlık bu demek değilse ne demekti. hem herkesin kendine oynadığı oyunlar farklı değil miydi? bazıları işe gidiyor, bazıları alışveriş yapıyor, bazıları da rastgele kitap seçiyordu. "Başka hiçbir şeyi beceremeyenler için deniz her zaman son şans olmuştu." artık gün boyu düşüneceği paslı cümlesini seçmişti. çok değişik cümlelerin de denk gelmişliği vardı elbet. hangi saçma sapan cümleleri seçmemişti ki şimdiye kadar. geçmişte okuduğu şimdiyse kaderin ve zihninin arka bahçelerinden önüne serilen cümlelerin esrarını çözmeye çalışmak olsa olsa gri bir gökyüzünde yağmurun sicim gibi gökten inmeye başlamadan önceki haliydi. odasının duvarında tek bir fotoğraf asılıydı. kafka'nın gri fotoğrafı. hayat gri renklerle dolu bir saçmalıktı. hepsi bu.






her yalnızlığın kendine açtığı yeni parantezler vardır, bu parantezleri kapatabilirsen yalnız değilsindir, peki ya o parantezi kapatamayanlar...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Haddimi aşarak Güneşin Oğlu Filmine Post-Modern Ekleme


Efendim Öncelikle onur Ünlü’ye ve Ah Muhsin Ünlü’ye ruh dünyamı aydınlatan birer fener olduklarından ötürü ayrı ayrı teşekkür ediyorum. (estağfurullah dediklerini de görür gibi oluyorum) ikisini de afili filintalardan takip ediyor onur ünlünün film ve dizilerini izliyor ah muhsin ünlü’yü  ise severek-hissederek okuyorum. Aslında ah muhsin ünlüyü daha bi farklı sevdiğimi söylemek istiyorum ve onun da feysbuk status çılgınlığı kurbanı olmasını asla istemiyorum. Umarım olmaz .amin.


Onur ünlü’nün nesimi yetiğin afili filintalardaki bir yazısına(cebecide talebeler) kendi üslubune ekleyip sonunu daha da güzelleştirdiğini biliyor olmam beni bu hadsiz aksiyonun içine soktu. Umarım aslını çok da bok etmeden ve azıcık da olsa güzelleştirerek “post-modern” bir tepkiyle yazacağım bu yazı mazur görülür.

Güneşin oğlu ve polis filmi bir çok bakımdan sonrakinin öncekine göndermeleriyle dolu. (sonraki:güneşin oğlu, önceki:polis) bu göndermelerin en büyüğüyse polis filmi sonuyla güneşin oğlu’nun sonunun hemen hemen aynı  olması. İkisinde de özgü namal gidiyor ve haluk bilginer kalıyor, ikisinde haluk bilginer o ünlü “seni seviyorum de! , seniseviyorum, yalan söylüyorsun!”  replikleri sıralıyor falan filan.



Güneşin oğlunu izledikten sonra aklıma geldi acaba dedim hani bu  profesörün odasında kiralık katille(içine fikri bey kaçmış kurban bey)  haluk bilginer(içine profesör kaçmış şair alper canan) konuşurlarken haluk bilginer olayları katile açıklayıp 1950 yılından bu yana belki de başka insanların ruharının yerine geçtiklerini söylese bunu üzerine de katil dönüp profesöre şöyle dese:


“hocam düşünsenize belki de siz bundan önce girdiğiniz bedende bir polistiniz ve belki de ruhsal benliğiniz sürekli sizi belirli bir döngüde tutuyor? Aşk dediğimiz şey de sürekli aynı şeyleri yaşayıp farklı sonuçların doğmasını beklemek değil midir? Öyleyse belki de bu amınakodumun şeylerinin bize olmasının sebebi sikik bir polisin salak bir kıza aşkdır? Belki de biz hiç var olmadık ama kendi varlığımızı düşünüp mutlu oluyoruz?”


Ardından(ulan bu ardından kelimesi de içerisinde hep bir aristokrasi barındırırmış gibi hissederim nedense), profesör(dışı haluk bilginer içi profesör olan) de sakallarını kaşıyıp uzaktaki bir karıncayı izliyormuşcasına dikkatli bakarken birden kendisine gelip:


“bu amına kodumun cümbüşünde hep aynı  saçmalığı yaşayıp duruyoruz aslında, düşünsenize fikri bey, herkes farklı düşlerin peşinde koşup denizleri aşıyor, aslında varolmayan ülkelere ulaşıyor ve sonunda bir bakıyorlar ki aslında ilk başladıkları yerdeler”


“dünya yuvalak ya ondandır”
 
“bi siktir git yahu ben de oturmuş seninle felsefe yapıyorum, akşama kadar bu işi çözemezsek mısırdaki sikik mumyaların içinde sıkışıp kalacağız, artık piramitlerin içinde beklersin bir dahaki güneş tutulmasını”


“il faut cultiver notre jardin”


Bence güneşin oğlunun içerisinde böyle bir diyalog olmasa bile en azından polis filmine varoluşsal bir gönderme yapılabilinebilinirdi.(bu kelimeyi de türkçeye kattığıma göre artık ben  türkdil kurumundaki kürsüme geri döneyim. Hoşçakalın anacım, özleyin beni olur mu?)


Güneşin Oğlu -  Aslan senin Ecdadını Bızıklar &...   Vaycanina

1 Temmuz 2011 Cuma

İKİ -Rakamla 2 -

Yazarlar ikiye ayrılır: sarhoşken yazanlar ve ayıkken yazanlar. 

Şairler ikiye ayrılır: sarhoşken yazanlar ve ayıkken yazanlar.


Umutlar ikiye ayrılır: sarhoşken varolanlar ve ayıkken yok olanlar.


Her mevsimin yavaş yavaş gelmesi gibi ruhum şu anda. Biramdan bir yudum alıp, bir yudum yazıyorum. Bukowski gibi fuck muck yazmayacağım elbette. Sadece blogu blogmuşçasına kullanıyor olmanın haklı kıvancı içerisindeyim. Üstelik sarhoşken yazan bütün yazarlar gibi şekle önem vererek.

Köydeyken herşey ne kadar da güzeldi, arkadaşlarla ninjacılık oynayıp en iyi ihtimalle yalnızlığımızın tadını çıkarırdık. Köydeyken herkes biraz daha fazla yalnızdır. Bu aforizmayı bi kenara yazın, ilerde yazacğım bi kitabımda okyabilirsinz. Hatta kimbilir belki de internette  “yazar bu cümlesiyle tiffany’de kahvaltı filmine gönderme yapmaktadır” falan diye yorumlar okursunuz. Halbuki tiffanide kahvaltı  sikimde bile değil şu an. Saat gecenin 3ü, biram bitti, mutfağa gidip bira almam gerek. Üstelik buradan kalkıp mutfağa gidecek güücüm bile yok. Lanet olsun. Sik falan dedim, bukowskiye gönderme yaptım. Dünyanın en entellektüel sinema izleyicileri olan türkler bunu da anlamışlardır kuşkusuz. Sinema mı dedim? Türkler her konuda mahirdir bebişim, bir tek sinemayla sınırlandırmamak lazım.

Bi biraalıp geliyorum...gerçi bu andan sonra yüz yıl sürer benim bir bira almam. Neyse siktir et. Ulan yine bukowski. Hay bin bukowski!


“You know what?” diye başlayan cümleler kurmayı ne kadar çok isterdimbilemezsiniz. Şimdi çapadaki apartman dairemde, her şeyden uzak, yapayalın bir uzaklık içerisinde... o kadar yalnızım ki... buzdolabımız abdülhamit döneminden kalma, “such an asshole” dedi az önce şarkıcı, “modest mouse” çalıyordu. Yeter bu kadar bukowskiden geçinmek, selam  çaktım sana banadolu, franz kafka...

“Her seferinde biraz daha acıtıyor gidişin” dedim.

“acımasın ama, nasılsa bir gün geleceğim ve hiç gitmeyeceğim” dedi.

“türkçeyi çok güzel kullanıyorsun, yabancı olma kurban olayım” dedim.

“yabancı insanın kendisidir, herkes kendi ruhunu keşfedince kopacak kıyamet” dedi.

“Saatler öyle yavaş geçiyor ki, bir kelebek kanat çırpıyor sanki yavaş çekimde” 

Hiçkimse bir derdi olmadan yazı yazmamıştır. Yazmak, anlatacak birşeyleri olmak demektir. (vay mına koyayım halil cibran gibi adamım lan, her öyled,ğ,m neredeyse aforizma.) okadar karışık bir playlist’e sahibim ki bana media player bile şaşırıyor. Sanırım media playerın çaldığı en komplike shufle list’e sahibim. Sanırım mark zuckerbergten bir plaketi hak ettim. Yok lan o velet başkaydı, ben bll gates’le karıştırdım opezevengi. Gerçi hepsi aynı bokun laciverdi.

“biliyor musun çocuk senin ruhunun en derinindeki köşelerine kadar seviyorum ben seni?”  dedim kendi içimde, “her kalp atışında sana biraz daha yaklaşıyorum, sen farkında değilsin, hepsi bu!”. Dedim içimden.

“karpuz yiyeeğiz şimdi, beniçağırıyorlar, gitmeliyim, ı gotta go” dedi. 

İnsanlar ikiye ayrılırlar, 

bir: seni seviyorum diyince suni bir şekilde sizi “reanswer” edenler.

İki: seni seviyorum diyince, konuyu değiştirip sizi en derinden, daha derinden, daha da derinden sevenler.
Gecenin kaçında bilmem kaçıncı biramı yudumlarken, şunu rahatlıkla söyleyebilirim:”sarhoşken de seni özlüyorum, ayıkken de...”

Not: bu benim ilk ve son blogumu blog olarak kullandığım yazımdır, bundan böyle yine kendim için büyük insanlık için küçük hikayelerle karşınızda olacağım. Öptüm bebişim. Kib. Bye. 

Not2: yazdığım notla bile gönderme yapabiliyorum ve bilmemkaçıncı biradan sonra kafam hala  böyle  zehir gibi ya-beyin bedava- kemdimi kçımdan öpüyor ve tebrik ediyorum. Haleluyah mustafa.


“yaşamak kendi başına bir değer yargısıdır.”


16 Haziran 2011 Perşembe

Freud Diye Bir şey Yoktur!

Toprak, barbarların oyun parkıdır. 

Zihnimizin çöplüğünde dalaşan köpekler bilirler ağlamanın yalnızlık demek olduğunu . Ben karanlıktan gelmedim, ama oraya gideceğim elbette. Karanlık, aydınlığın ışık görüp de korkmuş halidir çoğu zaman ve biz her zaman aydınlığa çıkınca gözlerimizi kırpıştırırız korkudan.

Otobüsün en arkasında koltuklardan muaf bir bölge vardır. Hayatında ilk kez halk otobüsü gören biri, otobüs firmasının koltukları sırayla dizdiğini ve fakat oraya gelince ellerindeki koltukların  bittiğini, sonrasında da birkaç avrupadan ithal  koltuğu avrupadan getirmenin otobüsün maliyetinden daha yükseğe patlayacağına(semeriyle seksene mal olacağına, deyimle bile anlattım anlamayanlar olur diye.ahahaha.),  yerli koltukların da otobüsün avrupai havasını bozacağına karar verdiğinden koltuğu getirtmekten vazgeçmiş olabileceğini düşünebilirdi.(Hiç kimsenin böyle birşey düşünmeyeceğini ben de biliyorum, ama bazan engel olamıyorum içimdeki küçük çocuğun yazma isteğine, üzülüyorum sonra. Sonra kalkıp böyle uzun uzun cümleler yazıyor, okuyanlar deli olduğumu düşünüyor falan) Halkın en geniş açıyla görüldüğü bölgesidir burası bir halk otobüsünün. Otogar  otobüslerinde valiz konur, kenar mahallelerde turşu konur, yahut yağ tenekesi içerisinde aşk merdiveni çiçeği, köy otobüsünde koyun, tavuk ve benzeri küçükbaş...

Halk otobüsünün arka koltuklarının ön kısmındaki bu açıklığa pusmuş, ön kapıdan giriş yapacak “female” için hazırlık yapmaktaydı. Kolunu otobüsün içini pencereye paralel kesen demire dayayıp saçlarını geriye üfledi.(saçlarını geriye üfleyen bir insanı hayal ederken rıdvan dilmeni düşünün pleaseee) “her şey öylesine tuhaf ki! Sanki truffaut filminde yaşıyoruz hépîmîz!”  diye düşündü, hemen ardından “şöyle orta yaşlı, ince etekli bir bayan denk gelse de biraz değdirsem, akşama malzeme çıkar” düşüncesi geldi geçti zihninin zindanlarından. İnsan dediğimiz  şey ne zavallı bir yaratıktı. Kelimeler üzerine örülü espri anlayışlarıyla, entellektüalite adı altında farklılıklarını ve beğenilerini başkalarının gözünün içine sokmak olsa olsa tüketmeye bayılan yirmibirinci yüzyıl gençliğine yakışırdı. Sırf bu otobüslerde tanıştığı kadınların listesini yapmak bile muhtemelen schindler’e düello teklifi sayılabilirdi ve herkesin bildiği üzre schindler düello tekliflerinden hiç hoşlanmazdı.
  
Ön kapıdan sağrılı kalçalarıyla, duran-duran grubundan uzun sarı saçlı arkadaşın saçlarıyla aynı saç şekline sahip olan, orta yaşlı bir orta-direk hanım bindi. Sensörleri birden çalıştı, gelen bir kadındı. Kadına baktı, hatıra defterindeki  suratlar ve bedenler kataloğunda bir eşine rastlayamadı. Bu yeni bir adaydı ve her yeni aday yeni bir macera demekti. Halk otobüslerinin indiana jones’u içinse yapılacak çok şey kalmamıştı geriye. Varoluşunun da zorlamasıyla birlikte kadına küçük adımlarla yaklaşmaya başladı. Bu hızla pustuğu yerden orta kısma yaklaşık üç durak sonra varabilirdi ancak. Hızını artırdı. (“avına doğru sinsice yaklaşan bir aslan titizliğiyle” falan gibi tanımlamalar da yapabilirdim, yani bu kudrete sahibim, ama süslemek dediğimiz şey kuaförlerin ve gelin arabasına muamele çekenlerin işi değil midir?) dikkat çekmeden nasıl yaklaşılabileceğini en iyi bilen insandı evrendeki . Bir kadına sessizce yaklaşır da kimsenin ruhu duymazdı otobüsteki.  tanrı vergisi bir yetenekti bu, ve tanrı bunu ancak çok sevdiklerine verirdi. Çünkü ne de olsa şeytanın tüyüydü bu yeteneğin adı, tanrı elbette şeytan sayısını artırmayı istemezdi.
  
Otobüsteki bütün bireyler farklı dünyalarda farklı düşüncelere dalmıştı. Duran-duran saçlı kadın ve kadın avcısı yanyanaydı artık. Bu andan sonra yapılabilecek pek fazla eylem yoktu. Yanyana dikilmiş ve birbirine omuz vermiş iki kule değildi onlar, ne de sırtını birbirine vermiş iki sparta savaşçısı. ‘otobüs yolculuğunda birbirlerinin sanal hayatlarına konuk olmuş zahiri misafirler’ desek herhalde yanılmış sayılmazdık.ya da sayılırdık ama bu kimin umrunda?.

“kışlık bu kışlık” diye düşünmedi adam. “tanrım ne yapışkan adam, neredeyse götüme girecek” diye düşünmedi kadın. “ingilizce bilmeden hepinizi ı love you” demedi adam,çünkü hepinizi demek bir topluluğun karşısında durmayı gerektirirdi, gel  gör ki adamın buna ne yüreği vardı ne de özeği... “sen beni öpersen belki de ben fransız olurum” demedi kadın, deseydi fransız olabilirdi belki, fakat demedi


 Adam kadına usulca yanaştı ve değdirdi. Kadın başını çevirdi ve sert gözlerle baktı. “freud’un da truffaut’nun da canı cehenneme”  dedi kadın. Adam tahrik oldu ve biraz daha değdirdi. Karanlık biraz aydınlandı sanki, ve aydınlık biraz karanlıklandı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...